?

?

29 Aralık 2016 Perşembe

Benliğime bulaştırdığın virüs kendin;
Yutuvermiş anahtarını kelepçelerinin. 

10 Haziran 2016 Cuma

Benim Zavallı Joe'm..

‘’ Biz Dünya’nın en gerizekalı iki insanıyız Jordan. ‘’
‘’ Hatalar ettik, çok dil döktüler arkamızdan. Yapma dediler, uyma dediler.. Yok, dinlemedik. Zayıftık. Zaaflarımız vardı. Kolayca mağlup olduk. ‘’
‘’ Birine karşı oynamıyorduysak, kim bizi mağlup etti Joe? ‘’
‘’ Biz kendimize mağlup olduk Hermond. Biz kendimize güvenemedik. Kendimizi bilemedik. Bile bile tuzağa gittik, atladık. Yandık, bittik, kül olduk Herr. Biz hatayı kendimiz ettik. ‘’
‘’ Bir dönüşü yok mu? ‘’
‘’ Var ama biz ona çok uzağız Hermond. Biz bir çözüme galaksilere olduğumuz kadar çok uzağız. ‘’
‘’ Çok acı çekeceğiz Joe, yine ezileceğiz. Öldürmekten beter edecekler bizi. Süründürecekler. ‘’
‘’ Ne diyebilirim ki, Herr. Hak etmedik mi sanki? ‘’
‘’ Biz suçlu değildik Joe, karıştırıyorsun. Biz saftık. ‘’
‘’ Bu da bir suç işte Herr. Doğa zayıfa acımaz. Doğa kim safmış diye bakmaz.. ‘’
‘’ Yapma Joe, kendi değerlerimizi mi ayaklar altına alacaksın? ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Hayır, kendin ol Joe. Bugün almazsak, yarın daha kötü şekilde yaralanacağız. Bugün birkaç adım atmazsak, yarın adım atacak ayaklarımız bile olmayabilir. ‘’
‘’ Bu, zor olacak Herr. Bu, çok zor olacak. Belki beceremeyeceğiz.. ‘’
‘’ Ama deneyebiliriz. ‘’
‘’ Ya yine.. ‘’
‘’ Artık ihtimallere ayıracak vaktimiz kalmadı Joe. Umutların son demi de tükendi. Güneş battı adamım. Ay filan da doğmayacak. Artık,
Karanlıktayız Joe. Buna alışsan iyi edersin. ‘’
‘’ Bilmiyorum ki Herr. Kafam hala çok karışık. ‘’
‘’ Olacak Joe. Bu doğru yolda olduğunu gösterir. ‘’
‘’ Madenin dibine kadar gelmişken, geri dönmüş olmaktan korkuyorum ben Herr. Her şey için bu kadar acı çekmişken.. ‘’
‘’ Biz hiçbir madenin dibine bile yaklaşamadık Joe. Kaldı ki insanları maden olarak görmekten vazgeçmelisin. Bu materyalizm seni ruhsuz kılar. ‘’
‘’ Belki de.. Belki de artık tek isteğim odur Herr. Artık yalnızca ruhsuz kalmak istiyorumdur. ‘’
‘’ Bu seni insanlıktan çıkarır ama Joe. ‘’
‘’ Belki de bunu istiyorum. ‘’
‘’ Hayır, yalnızca kafan çok karışık. ‘’
‘’ Biliyorum Herr. Bu yere batasıca bir an bile aklımdan çıkıyor mu sanıyorsun? ‘’
‘’ Sakin olman gerekli, öncelikle, Joe. ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Sakin olacak mısın Joe, başını hafifçe sallamanı istiyorum. ‘’
‘’ Peki Herr. Dediğin her şeyi yapacağım. ‘’
‘’ İnsan kendine dışarıdan bakamaz Joe. O, kendi aklı mutlakıyetine mahkûm bırakılmıştır. Gördüklerin, iki küçük gözün gördüğü açı kadardır. Duyduklarının yarısı yarımdır. Ve düşündüklerin asla bir nihayete ermez. ‘’
‘’ Aciziyetimi aşamayacağımı mı söylüyorsun sen Herr.. ‘’
‘’ Duyduklarının hep yarım olduğunu söylüyorum, o kadar Joe. Şimdi de gördüğün gibi, sen, beni yanlış anlamaya mahkûmsun. ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Algıladıkların tümüyle birer sanrıdan ibaretti Joe. Ben, bir sanrıdan ibaretim. Benim söylediklerim, aslında senin kendi özünde duymak istediklerin. Benim duyduklarım da senin içindeki vahşi hayvanın çığlıkları. Seni bu ikilemden çıkarmak gerek Joe. Sen tam da burada bocalıyorsun. ‘’
‘’ Sen benim yarattığım bir karaktersen.. ‘’
‘’ Joe, sen hiçbir şeyi yaratamazsın aslına bakarsan. Ben yalnızca bir sanrıyım. Beni sana sunulmuş bir armağan olarak görmelisin. ‘’
‘’ Seni öyle görmeyeceğim Herr. Sen bir armağansan eğer, bu armağanı da ben düşünmüşüm demektir. Seni bir armağan olarak düşünmüş olduğumu düşündüğümü de göz önüne alırsak, ağzından dökülecekler, aslında benim ağzımdan dökülecekler olacaktır Hermond. Sen, tam anlamıyla bir faydasızsın.. ‘’
‘’ İçindeki hayvanı susturmaya, ya da yaşatmaya geldim Joe. Yalnızca kendini kollarıma bırakmalısın. ‘’
‘’ Buradan git Herr. Seni burada istemiyorum. Buradan derhal git. ‘’
‘’ Ama ben bunu gerçekleştiremem Joe. Ben buraya mahkûmum, unuttun mu? Beni ancak, sen, istersen kafandan atabilirsin. ‘’
‘’ Seni kafamdan atıyorum Herr. Sen şimdi bir sanrısın, bir an sonra ise unutulmuş kara bir anı.. Yok ol Herr. Yok ol Hermond..! ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Yok ol! ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Yok ol, Yok ol..! Hermond, yok ol! ‘’
‘’ Üzülmene gerek yok Joe. Bunu yapamayacağını ikimiz de biliyorduk. ‘’
‘’ Kapa çeneni Herr. Seni duymak istemiyorum, yok ol! ‘’
‘’ Ah, Joe. Benim zavallı Joe’m.. Keşke, keşke bir yolunu bulabilsem de gitsem. Ama yo hayır Joe, sen beni ‘aslında’ burada istiyorsun. O yüzden, gidemem.. ‘’
‘’ Tek bir şeyi öğrenmek istiyorum Hermond. Yalnızca kuru kara tek bir şeyi! Sen, benim iradem misin? Orada kalmanı istemesem, gerçekten toz olup gider misin? ‘’
‘’ Bunu zaten gördün Joe. ‘’
‘’ Kapa çeneni seni aşağılık beyin hırsızı. Çıkıp gitmeni istiyorum oradan. Hemen, beni yalnız bırakmanı..! ‘’
‘’ Bu olasılıksız Joe. Benden bunu isteyemezsin. Zira benden bunu istemeyi isteyemezsin. ‘’
‘’ Kapa çeneni. Bu laf salatalarına karnım tok benim.. Ben, ben sadece yalnız kalmak istiyorum. Seni dinlemeyi kesiyorum Herr, kapa çeneni! ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Ne dedin Herr, kapa çeneni! ‘’
‘’ … ‘’
‘’ Hermond, seni ayasızların başı, sana çeneni kapamanı emrediyorum! Sen, benim zihnimde artık yoksun Hermond. Artık bir parçam değilsin. Seni, seni yok ettim Hermond. Seni mahvettim. ‘’
‘’ … ‘’
‘’ …! …! …! ‘’
‘’ … ‘’
‘’ …! Orada yoksun Herr. Bunu görebiliyorum. Seni boğup eski püskü bir çuvalın içine tıktım. Artık orada yoksun! Artık hiçbir yerdesin Hermond, artık hiçbir kimsesin.. ‘’
‘’ Ah Joe, benim zavallı Joe’m… ‘’
‘’ TANRI AŞKINA HERMOND! TANRI AŞKINA! Tanrı aşkına Hermond, LÜTFEN, TANRI AŞKINA ORADAN GİDER MİSİN? Ah, lütfen Hermond, TANRI AŞKINA! ‘’
‘’ Joe, benim zavallı Joe’m. İyi olacaksın. Seni, sadece sen iyi edebilirsin
Ve seni sen iyi edeceksin Joe.
Benim zavallı Joe’m… ‘’
‘’ TANRI AŞKINA Hermond! ‘’

‘’ Benim zavallı Joe’m.. ‘’

4 Mart 2016 Cuma

affet beni

affet beni azizim
çok mu üzdüm seni
tüm ardından boşalmışlığımı mazur gör
arzularım bir bir saplandı mı o güzel bedenine
affet beni sevgilim
çok mu sevdim seni?               

19 Şubat 2016 Cuma

Normalin Normali

Normalin Normali


DÖNEM I


Beynimin her ayrı parçasını bıçaklayan görünmez bir el tarafından, neredeyse acı içerisinde uyandırıldığımda, gözlerimi son sabahıma açtığım aklımın ucundan dahi geçmezdi. Saat, içinde nice işkence barındıran hırçın sesiyle, nükleer bir saldırıyı haber veren eski savaş alarmları gibi, kesik kesik ötüyordu. Ve sanırım, beynimi bıçaklayan görünmez elin büyük motivasyon kaynağı da bu lanet sesti.

Ne büyük gündü ama! Atlatmam gereken üç rezil sınav, birkaç da sözlü vardı. Bunların her birine deli gibi hazırlanmış, bir o kitaptan; bir bu kitaptan çalışıp durmuştum. Bu alaca sabahta da aklıma gelen ilk zırvalıklar, hep sınavla ilgiliydi. Kanlı beynimde, 'bir günlüğüne' hafızama aldığım bilgilerin kargaşası hüküm sürüyordu.

Öte yandan, bugün adına kalbimi şu lanet, küçük, renkli kelebeklerle dolduran olay; İtalya'da ki rezil bir üniversiteden gelecek olan mektuptu. Güya beni o zırva üniversitelerine kabul edip etmeme kararları yazacaktı gönderecekleri müsvettede. Yani gelin de çıldırmayın. Çağ lanet olası yüzyıllar atlamış, insanlar uzaya filan çıkmaya başlamış; ama bu geri kafalı manyak İtalyanlar kararlarını hala mektupla filan iletiyor. Deli olmamak elde değildi bu kusmuk kokulu rezil Sezar çocuklarına...

Her neyse, saçmalıklarla dolu ömrümün son saçma gününe başlarken bu provokatif manyaklıkları düşünüyordum işte. Henüz yüzümü bile yıkamamışken; gözlerim filan rezalet çapaklarla doluyken, tüm bu zırvalıklar beynimi yiyip kemiriyordu.

Şu aptal ranzalardan birinin üst katında uyuyordum. Manyak ailemin tek kişilik bir odaya 'ekonomik' diye aldığı ve bir katı elli senedir boş olan rezil ranzada.. Çok eskiden, yani şu lanet hayaletlerden filan korktuğum soytarı çağlarımdan bahsediyorum, geceleri tavandan gelecek manyak bir casper'a gözükmemek için alt katta uyurdum. Ama 'asıl korku'nun ne olduğunu öğrendiğimden beri; yeni mekanım üst taraftı. Yani, lanet derginin birinde ranzanın alt katında uyuyan çocukların, ileride; içine kapanık, eşcinsel, manyak psikopatlar filan olacağını okuyana kadar. Tanrı aşkına, nasıl da korkmuştum o gün. Gecesinde direkt üst tarafa atmıştım kendimi. Bir daha da o rezil derginin hiçbir müsvettesini elime almadım. İçinde aklını yitirmiş manyakların bulunduğu rezillikleri okuyacak değildim!

Uf, sabah sabah amma çok düşünüyordum. Neyse ki, sonunda üstümdekileri bir kenara fırlatıp yataktan aşağı atlamayı akıl edebildim. Basamakları filan kullanmazdım hani. Havalı da bir çocuktum. Neyse, yere atladım ve az ötede ki masada ötüp duran alarmı kapatmaya gittim. Yani alarmı kendimden uzağa koyardım ki, kalkıp o zırvayı kapatabilmek adına yataktan ineyim, uykum açılsın filan... Anlayacağınız zekam da fena sayılmazdı, ha? Sizce.

Alarmı kapatıp, masanın dibinde ki koltuğa çökünce, ilk sınava daha upuzun dört saatimin olduğunu fark ettim. Gece hangi lanet düşüncenin eseri olarak alarmı bu saate kurmuştum bilmiyorum ama al işte, tüm uykum kaçıp gitmişti. Sınav sabahı oturup ders çalışacak rezil bir inek de değildim.
Anlayacağınız gece ki lanet düşüncemin eseri, beni son korkunç sabahımın çaresiz bir esirine dönüştürüyordu..

Bende ne yaptım, gittim aileme feci güzel bir kahvaltı hazırladım. Kendim çıkıp dışarıda kahvaltı yapmaya karar vermiş olmama rağmen, dedim ben bunlara güzel bir sürpriz yapayım. Uyanınca dumura uğrasınlar filan. Buruşuk rezil siyah zeytinler, henüz gencecik yemyeşil zeytinler ve de zeytin olmaya çalışan manyak reçeller! Tanrı aşkına, deli bir kahvaltı hazırlama şeklim vardı. Hatta yaptığım yumurtanın üzerine, gülücüklü 'Kabukların hepsini içine koyuyorduk, değil mi?' filan yazdığımı düşünürseniz. Tanrı tüm lanet kahvaltı hazırlama yeteneğini bana bahşetmiş sanırdınız.. Bir çok şeye olmasa da, buna eminim.

Okula şu lanet eski bisikletlerden biri ile gidip gelirdim. Aile bütçesine katkına bulunmak adına yani. 'Ekonomik' olmak için filan. Beni okula götürecek şu koca otobüslerin rezil şoförlerine para bayılmaya hiç hevesim yoktu tabii de, bu eski püskü aletten de delice bir zevk almıyordum. Yani eski püskü aksamını, ikide bir atan zincirini ve henüz hiçbiri lanet bir hafta dolduramamış alıngan tekerleklerini bir düşünürseniz.. Bu bisiklet yalnızca 'kullanışlı ve sadıktı' annemin deyimine göre.
Daha doğrusu eski annemin deyimine göre. Ya da hiç annem olmamış bir kadına göre. Belki de hiç var olmamış süper bir dişiye göre.
Her neyse, tüm bu zırvaları sonunda anlarsınız zaten. Belki de anlamazsınız.
Neyse, belki de bunu umursamazsınız bile...

Şehrin öteki ucunda, okula da bayağı yakın küçük rezil bir pastane vardı. Şu camekanında saçma salak şeyler yazılı olanlarından biri. Günümüzün manyak dünyasında, pek fazla paranız filan da yoksa, işte böyle saçmalıklara katlanmanız gerekiyordu. Sanki tüm saçma salak şeyler fakirlere özgüymüş gibi. Atıyorum hiçbir pahalı mekanın girişinde o rezalet gri spreylerle yazılmış 'hoşgeldin gerizekalı 2099' yazmazdı, böyle rezillikler fakirleri boyunduruğu altına almak içindi.. Neyse, yolların da boş olması - tüm o canınıza susamış lanet şoförlerden uzak - sayesinde güzel bir yolculukla pastaneye vardım. Ancak kapının üzerinde ağzında 'Kapalı' tabelası tutan rezil bir köpek, dalga geçmek istermiş gibi gözlerinizin içine bakıyordu. Al işte, tadına varılmaz bir fakir rezilliği daha! Hafifçe eğilip içeriye baksam da, tüm lanet sandalyelerin masaların üzerinde olduğunu, yani bu rezil mekana hakikaten henüz kimsenin gelmediğini fark ettim. En azından girip bir bardak çay içer, içimi ısıtırım diye düşünmüştüm. Ne de çok şey istemiştim!

Tabii tüm bu saçmalıklar katlanılacak gibi değildi. Ben sabahın en kör vaktinde kalkıp şehrin ta öteki ucundan keyifli bir kahvaltı edeyim diye size geleyim; ama siz rezil yatağınızdan kurtulup, bir türlü şu rezil pastanenizi açmaya gelmeyin. Üstelik de sürpriz olsun diye aileme kahvaltı filan hazırlamışken.. İroninin Mariana çukurundaydım resmen. Ama bende tüm bunlara karşı ne düşündüm, bu manyakların dükkanı açmasını beklemektense, gider okulun kapısında filan otururum dedim kendi kendime. Hatta benim gibi erkenden gelmiş olan bir iki gerzekle de konuşurum bu arada diye düşündüm. Henüz güneş bile esnerken hangi bok akılla okula gelirler, hep merak ederdim.

Okula vardığımda, lanet kapı elbette açık değildi. Anahtarı şu yaşlı hademelerden birinin taşıdığını biliyordum tabii, ancak saat kaçta geldiğini bir türlü kestiremiyordum. Yani bütün sabahımı rezil bir kedi gibi kapı önünde miyavlayarak geçiremezdim! Neden sonra bütün bunların önemi yok dedim kendi kendime; ben gece ki düşüncelerimin eseri, bu delice sabahın esiriydim. Keşke rezil, küçük, renkli bir kedi olabilseydim.

Yani ne de gün oluyordu ama! Bütün herkes bugünü geç kalma günü filan etmiş olmalıydı. Sanki tüm manyak insanlar aynı gün uyanmayı unutmuştu! Herkes ben yaşamaya can attığım gün küsüyordu hayata. Galiba bugün insanlık varoluşunu filan sorguluyordu. Yani atıyorum gece kalktığı tuvalette, hatta belki kafasını koyduğu yastıkta. Belki de lanetlerin çoğu geç vakte kadar saçma sapan şeyler düşünmüş, sabah da bu yüzden kalkıp işine filan geç kalmıştı. Atıyorum her gün neden bu işkenceyi çekmek zorunda oldukları gibi şeyler.. Yolda da hiç arabaya filan rastlamadığını anımsadım o an. Neydi yani şimdi bu? Tüm manyaklar defolup gitmiş miydi? Belki de artık hayattan sıkılmışlar, son kurtuluş olarak gördükleri intiharın soğuk kollarına bırakmışlardı kendilerini.
İçimden, dünyada yalnız başına kalmış olma zırvalıklarından biri geçmedi değil. Tabii, evet! Tüm bu lanet gezegenin üzerinde kalan son manyak insan bendim. Hatta insanlığın geleceği filan tamamen bana bağlıydı. Ben rezil ötesi bir kahramandım. Lanet bir yolculuğa çıkmalı, dünya üzerinde kalan son kızı, yani müstakbel eşimi bulmalıydım. İnsanlığın kurtuluşu ancak...
Yaşlı hademenin basamaklarda yankılanan ayak sesleriyle kendime geldim. Yüzüme sanki lanet bir kurtarıcı değilmişim de; rezil bir serseriymişim gibi bakıyordu. Yani sanki onu o sıcacık yatağından uyandırıp ta buralara kadar getiren kişi safi benmişim, o da bu korkunç bakışıyla bana nefretini filan kusuyor gibiydi. Elinde olsa beni de rezil bir pislikmişim gibi çöpe atardı diye geçirdim içimden.
Bunu sahiden yapardı, bir çok şeye olmasa da; buna eminim.



DÖNEM II


Lanet bir günün ardından kendimi eve atmanın en keyifli yani; dışarıda türlü rezillikler yaşanmaya devam ederken; benim tüm bunları takmadan başımı yastığıma gömebilecek olmamdı. Bir nevi dışarıda ki korkunç fikirlere karşı kendimi karantinaya almış; tüm yok edici bakışlardan kurtulmuş olacaktım. Tüm reziller, tüm yalanlar, tüm sahteler kubbe dışı!
Rezil merdivenlerden çıkarken, karşıma şu mezarını arayan manyaklardan biri geldi. Hayır, onları anlamadığım filan yoktu; o pörsümüş elleriyle yaşama sarılmak istediklerini gayet de görebiliyordum. Ama benim bu manyaklar hakkında merak ettiğim, neden bunu yapmak istedikleriydi? Yani kendimi tüm o rezilliklerin içine yerleştirdiğimde, yaşamak için hiçbir neden göremiyordum. Hatta ölmek içinde herhangi bir neden bulamıyordum.. Tanrı aşkına, konu yaşlılık olunca, kafam bir iguananın ki kadar karışıktı.

'' Sınavların nasıl geçti oğlum? '' diye sordu yaşlı kadın, ben manyak manyak şeyler düşünüp yanından geçerken.
'' Ha !? '' dedim yüzüne bakarak. Ama hemen sonra, '' Gayet iyi, gayet iyi.. '' diye kibarca yanıtladım. Yani tamam, rezil bir çocukluk yaşamış olabilirdim; ama şu lanet patavatsızlardan biri de değildim.
'' Bir de.. '' Üstünde çoktan sıradağlar oluşmuş rezil elini alnına götürüp, sanki düşünmesi için kaşınması gerekliymiş gibi, yavaş yavaş alnını sıvazlamaya başladı. '' Bir de bir mektup filan alacakmışsın bir yerlerden, o ne oldu? ''
' O lanet birlerini alıp.. ' diye geçirdim içimden. Zira artık had safhama gelmişti. Ben kalkmış tüm günümü lanet angaryalarla harcıyordum; ancak üstüne evime girebilmem için şu rezil soru bariyerini aşmam bekleniyordu. 'Böyle toplum gelişimini..' diye geçirdim içimden. 'Böyle toplum ahlakını..'
'' Kötü mü geldi yoksa? '' diye üsteledi bir de. Tüm düşündüklerimin içine ederek. Yani ölecek filan olmasa, manyak yumruğumu çoktan tattırmıştım o rezil suratına. Neyse ki polislerle filan uğraşamayacak kadar da akıllı bir evlattım. Arada kendimi tutmasını bilirdim. Hem adım lanet bir katile çıksın da istemezdim.
Neden sonra, kadın benden umudunu keserek dışarı doğru uzaklaştı. Sanırım lanet kulakları dışarıdan gelen bir araba kornasını filan duymuş, sorusunu cevapladım sanmıştı. Ya da kendi kafasında bir fikir uydurmuş, biraz sonra da bu fikri kendinin uydurduğunu unutarak, cevabını aldı sanmıştı. Kusmuk renkli, patavatsız yaşlılar! O an tereddütsüz etmeden arkama dönüp, '' Gayet iyi cevaplar aldım mektuptan. '' dedim. Lanet cevabımın her kelimesini dinlemek zorundaydı. '' Yani sizin için kocaman bir mezar bile ayarlamışlar, ta İtalya'dan... ''
Tabii terbiyeli bir çocuk olmanın gereği, hemen sonra bayağı utandım. Yüzüm filan kızardı hatta. Lanet evrende ki tüm utanma duygusu bana bahşedilmişti sanki. Milletin arada ağlama krizlerine girdiği gibi, bende böyle utanma krizlerine girerdim işte. Tanrı'nın, benim kötü, rezil bir çocuk olduğumu sandığını, beni ateş gibi manyaklıklarla filan cezalandıracağını düşünürdüm.
Neyse ki artık Tanrı'nın pek umurunda olmadığımı iyi biliyordum.

Birkaç dakika sonra, lanet anahtarlarımı mükemmel bir ustalıkla kullanmış, evimizin o aşılmaz kapısını rezil bir çilingirden çok daha hızlı açarak, kendimi karantinaya atmıştım. İşte, benim için dışarının tüm manyaklıkları burada bitiyordu. Çift katlı, ses geçirmez pencerelerimizin ardında, dışarıda ki hiçbir sahtekar bana bulaşamazdı. Burası benim, arındırılmış bölgemdi. Burası benim tanrılık sahamdı.

Lanet koridordan geçip giderken anneme filan rastlamayayım diye geçirdim içimden. Şimdi bir de onun sorularıyla muhatap olmak filan.. Oldukça can sıkıcı olurdu. Hele de kabalığımın feci durumda olduğunu filan düşünürsek.
Neyse ki mandolinler 'yine' sesime kulak vermedi ve lanet odanın birinden annem çıktı. Oysa kapıda öyle çok gürültü yapmış filan da değildim hatırlarsanız. Usta bir hırsızdan daha sessiz atmıştım kendimi içeri. Rezil mandolinler bugün benim kanıma susamış olacaktı..
Bunu, ancak hiç yaşayamadığım ertesi gün anlayacaktım.

Böyle duraklamasının sebebini anlıyordum elbette. Şu konuşmaya bile değmeyecek, adını anmak için tükürük bile harcanması farazi olan rezil sınavlar, aramızda söz birlikteliğini sağlayan yegane saçmalıklardı. Çoğu zaman kaç aldığımı filan sorar, ama gerisine öyle pek fazla burnunu sokmazdı. İşte böyle lanet bir korkuluk gibi önümde dikilmesinin sebebi de bu olacaktı; çocuğuna bugünden itibaren üç ay yetecek sözleri iyi düşünmeliydi. Aramızda ki ilişki bu kadar gelişmişti işte. Yani atıyorum bir hafta eve gelmesem, polise filan gönülsüzce, gitmek zorunda olduğundan giderdi. Birbirimize karşı öyle de duyarlıydık işte. Sizden eksik olmasın.

'' Naber? '' dedim, hiçbir halt anlamamış gibi. '' Ne o, durgunsun bugün? ''
Soruma bir cevap beklemiyordum elbet, ama en azından şu lanet kaşlarını çatmalıydı. Ya da ne bileyim, ellerini beline filan koymalıydı. Böyle sessiz durması.. Ne bileyim, sinirlerimi fena hırpalıyordu. Hatta darmadağın ediyordu! '' İyi, anladık. '' dedim kırılmış gibi. Harbiden de kırılmıştım ama. '' Bak şunu yapma ya, lütfen! Şu lanet olası tavırlarına bitiyorum. Tamam, her zaman dünya üzerinde ki en berbat çocuk ve eskiden geçirdiğin bir kusmuk krizinin hatırası olarak kalacağım; ama şunu yapma. Lütfen. '' Sonra sınavlarda annemin aklıma gelmiş olması aklıma geldi. ''Hem, o kadar da kötü değillerdi. Evet bak, hatta ikisi için iyiydi bile diyebilirim. '' Yanına gidip elimi omzuna atarak, '' Hem ben elimden geleni yaptım. Yalnızca.. '' diyecektim.
Neyse ki bu saçmalığa bir son verebildik. Daha doğrusu o, bu rezilliğe bir son verdi. Şu lanet  yaptıklarıyla filan.
'Sınavda aklıma sık sık geldin ve bunun olduğu soruyu nedense rezil bir çocuk oyuncağı gibi halledip geçtim.' diyecektim.
Oysa o, '' Recepp..'' diye bağırdı, yarım omuz arkasına dönerek. Ölümcül bir virüsmüşüm gibi kaçmıştı benden. '' Recep buraya gel oğlum.''
Recep? Şu lanet Recep de kimdi yahu? Hem, oğlum da neyin nesiydi? Yok artık, Tanrı aşkına yok artık! Bir gün, en sonunda şu manyak akıl sağlığımı kaybedeceğim! İnsan olduğumu filan hatırlayamacağım! Gerçekten! Lütfen!
Neyse ki Recep beni fazla merakta bırakmadan geldi. Şu rezil yerden bitme bacaklarıyla filan. Fena kısa bir boyu vardı. Yaşı en fazla on filandı. Yalnız asıl kanıma dokunan annemin ona 'oğlum' demesi değil; Şu lanet Recep'in benim odamdan çıkmış olmasıydı.. Koridorun sonunda ki gizli, karanlık mahzenimden. Tüm akıl virüslerinden arınıp kendi zehrime gömüldüğüm karantina bölgemden.
Tüm bu rezil düşünceler aklıma gelince - şu odama tecavüz etmiş olması filan - Recep'i öldürmek istedim. Yemin ederim size, ikimiz yalnız olsaydık ve beni şu lanet nezaretlerden birine atmayacaklarını biliyor olsam, Recep'i öldürmek için bir an bile tereddüt etmezdim.  Hatta onu şu rezil sadistlerin yaptığı gibi testereyle bile doğrardım. Yemin ederim size bunu gözümü kırpmadan yapardım!
Anlayacağınız tanımadığım birinin filan odama girmesi, kanıma fena dokunurdu. Bazen, ben şu lanet gezegenden defolup gittikten sonra derdim, bir yasa filan çıksa keşke. Biri sinirinizi bozacağını bilmesine rağmen o şeyi yapıyorsa, onu öldürebilseniz filan. Fena olmazdı herhalde. Ama tabii bu kuralı şu rezil avukatlardan biri yazmalı. Yani keş vekiller güzelce oy kullansın diye. Şu delice yasayı bir güzel anayasaya sokalım filan diye.
'' Git ağabeyini çağır gel oğlum. '' dedi annem, Recep'e. '' Çabuk olsun ama, ne yapıyorsa bırakıp hemen gelsin. ''
Bu kadarı kanıma dokunuyordu ama! Şu rezil günde başıma gelenleri toplasak, eminim Iraklıların Amerika'dan çektiğinden daha fazlasını çekmiştim. Ya da dinozorların lanet meteorlardan çektiklerinden.. Yani tarihe de bu kadar ilgili olan bana yapılanlara da bir bakın. Yemin ederim adam gibi bir tarihçi olsa, benim gibi bir tarih sevdalısını korumak için can havliyle atılır, biliminin kalan son neferlerinden birini ölesiye savunur! Yani kastettiğim bana yapılan şu kansızlıkları kendisi sineye çeker, beni o devasa tarihçi kanatları altında rezil odama kadar götürürdü. Neyse ki tüm o adamlıklar biteli seneler oluyordu. Hem de çok seneler...
Recep evden çıkıp gittikten sonra, annem sakince '' Çık dışarı. '' dedi bana dönerek. Üstümde lanet bir şeyler arıyor gibiydi.  '' Dışarıda bekleyeceksin, çık dışarı. ''
Bunları o kadar sakince söylemişti ki, kayıt altına filan alınsak, annem şu rezil akademi ödüllerinin bir numaralı adayı olurdu. Yani yardımcı kadın oyuncu rolünde filan. Bize başkasını da vermezlerdi de, anlatmak istediğim o değil. Anlatmak istediğim, annemin hareketlerinde delice bir tuhaflık olduğuydu. Beni evine giren lanet bir hırsız olarak görüyordu. Yani üç beş sınavdan çaktım filan diye. En iyisi mi, ben akıl sağlığımı kendi ellerimle birine teslim edeyim. En iyisi mi..

Feci kırılmış olarak dışarı çıktım. Aklımdan rezil ödüllerin filan geçmesine aldırış etmeyin, kalbim resmen bitap düşmüştü, şu lanet yaşlıların diliyle konuşacak olursam. Sabah beynimi bıçaklayan o görünmez eller, şimdi sanki kalbime geçmişti. Sabah, motivasyonunu gürültülü alarmımdan alan o eller, şimdi annemin lanet bağrışlarına ihtiyaç duyuyordu.
'' Ortada bağrış filan yok. '' dedi annem beni kapı dışarı edince. Ağzım beş altı karış filan açık kaldı tabii. Arada öyle manyaklıkların gelip beni bulduğu olmuyor değildi. '' Gördüğün gibi, ortada bağırış filan yok, gayet sakinim! Şimdi sen de sakin ol ve sakince orada bekle. Sen, sen iyi birine benziyorsun.. ''
Ne de iyi konuşuyordu ama! Hadi şu lanet evleri filan karıştırmış olsam, beynim vücuduma ihanet filan ediyor olsa, yine de bu tarz bir konuşmayı tanımayacak değildim. Bu kadın, benim lanet, biricik annemdi. Bir altı yüz senedir filan yani. Öncesini bende pek bilmem.
Bir an arkamı dönüp, defolup gitmeyi düşündüysem de, lanet beynim beni kalmaya zorladı. Şu olanlar uykumu bir nebze açmıştı, tamam ama; yine de bu manyakça evrene gözlerimi bir an evvel yummak, sadece uyumak istiyordum. Sadece uyumak! Tanrıların bana çok gördüğü şey buydu.
'' Kaçmaya filan çalışma, her yer kamera burada. '' Annem şimdi kapıyı zincirlemiş, lanet bir aralıktan bana methiyeler düzmeye başlamıştı. ''Orada öyle bekleyeceksin. Senin için en iyisi bu. ''
İnanamıyordum ya, başka hiçbir kadın öz oğlunu bu kadar deli edemez diyordum kendi kendime. Emin olun edemez. Emin olmanız gereken bir başka şey de, annemin beni deli etmesini iyi bildiği. Yani şu manyak gezegende daha iyi bildiği hiçbir şey yok. Beni deli etmek diye bir bilim dalı olsa, annem kesin lanet profesörlerden biri olurdu...
Kollarım, omuzlarım, bacaklarım filan; anlayacağınız vücudumun her yeri ağrıyordu. Dün gece pek uyuyamamış olmak, bir kamçı gibi sırtımda yankılanıyordu. Bu delice yorgunluk arasında, evimizin kapı aralığından korkuyla beni izleyen anneme bakıyor, bu rezil gezegene gelirken hangi lanet tanrının kuyruğuna basmış olabileceğimi filan düşünüyordum. Sonra düşünmek bile ağır gelmeye başladı ve ben de yüzümü fena buruşturarak, gittim mermer merdivenlere oturdum. Bazen üzgünlüğünüzü anlatmak için rol filan yaparsınız tamam da, benim şu an içinde bulunduğum, üzgünlüklerin Everest'i filandı. Yani herhangi şekilde rol filan yapmam gerekmiyordu. Lanet kirpiklerimin duruşundan bile üzgün olduğumu anlayabileceğiniz durumdaydım. Tanrı aşkına, bir an biraz daha üzülürsem Üzgünlükler Tanrısı filan olabilir miyim diye düşündüm. Lanet gezegeni yönetmeye çalışan onca tanrıyı düşünürsek, fena bir tanrı da olmazdım hani.

'' Ne oluyor anne? '' diye sordu, koşarak merdivenlerden çıkan ağabeyim Taner. Tanrı aşkına, ne de çok şey düşünüyordum. Zaman eriyen mum gibi hızla akıp gidiyordu. '' Bu da kim? '' Kafasıyla merdivenlerde oturan beni işaret etti.
'İşte şimdi hıçkırarak ağlamaya başlarım.' dedim içimden. 'Yani daha fazlasına, pes! Benden buraya kadar.'
'' Ne kimi be?'' dedim çenem üzüntüden titrerken. '' Sen de mi? Sen de mi bu manyaklara uyacaksın?''
'' Bu da kim anne? '' diye sordu Taner tekrar. '' Sen niye kapıyı zincirledin, sen beni niye çağırdın ki? Neler oluyor ya burada!? ''
'' Bilmiyorum Taner. '' dedi, muhteşem netlikte ki annem. '' Adam manyağın teki işte. Nereden bulduysa kapının anahtarını bulmuş, '' Kafasıyla elimde ki anahtarları gösterdi. Anahtarlığında adımın lanet baş harfini taşıyan anahtarları. '' Herif bize hiç sormadan filan Recep'in odasına gidiyordu. Koridorda yakaladım.''
'' Recep!? '' diye bağırarak Recep'e döndü ağabeyim. '' Kim bu, anahtarları sen mi verdin ona!?''
Recepten evvel annem atılarak, '' Deli misin be sen? Recep nereden bilsin bu uyuzun kim olduğunu.. Şuna baksana '' Eliyle kanalizasyona layık bir parçaymışım gibi beni işaret etti. '' Deve kadar herif! ''
'' Ama bu çok faz.. ''
'' Kes be sesini! Sana daha gelmedim! '' diyerek konuştuklarımı kırbaçladı Taner. '' Recep, tanıyor musun, ağabeyciğim bunu!? Yemin ederim kızmayacağım, söz. Anahtarları niye veriyorsun ağabeyciğim yabancılara..''
Lanet Recep kafasını sallamakla yetindi. Annem ağzını açacaktı ki, '' Recep bir şey filan mı alıyorsun bu rezilden? '' diye üsteledi ağabeyim. Feci içerledim buna. İçimde resmen bir savaş patlak vermişti artık.
'' Yeter be! '' diyerek ayağa fırladım. '' Eşyalarımı alıp defolup gidiyorum. '' Üçü de manyak gibi beni izlerken, '' Merak etmeyin, fazla bir şey almayacağım. '' dedim. İnsana nasıl da pislik gibi hissettiriyorlardı. Yemin ederim o an aklıma bir çöp kovasına girip yaşamak geldi. Herhalde tüm rezil gazetelere manşet olurdum. Tüm ulusal basın benden bahsederdi, herhalde!
Annem '' Asıl sana yeter! '' diye bağırarak, eliyle geri ittirdi beni. Zincirlerinden kurtulmuş bir çoban köpeği gibiydi. '' Sabahtan beri manyak manyak konuşuyorsun! Taner, anlamayacak bir şey yok oğlum; basbayağı lanet bir hırsız bu! ''
Sanırım ilk ağlamaya başladığım an, işte o andı. Keşke rezil bir pislik filan olsaydım diye geçiriyordum içimden. Kendi evimi, kendi anahtarlarımla soymaya çalışan bir manyak olacağıma.. Yani gerisini siz düşünün artık. İnsana neler yaşattıklarını biraz olsun hayal etmeye filan çalışın.
'' Lan! '' dedi sağ diz kapağıma bir tekme savuran Taner. '' Otur lan yerine! '' derken de enseme fena bir tokat attı. O büyük sol eliyle boynumu kavradı. Canım o kadar feci acımıştı ki, 'o uzun, lanet parmaklarıyla boynumu kavrayıp, tek elle beni boğabilir mi' diye geçirdim içimden. Olmayacak işte de değildi hani. Yani o uzun, lanet parmaklarını filan düşünürsek, gezegenin tek eliyle boğulan ilk insanı yapabilirdi beni.
'' Nereye gidiyorsun lan sen? '' diye bağırarak üsteledi Taner. Kırk beş parmağıyla kavradığı ensemi aşağı bastırmaya başlamıştı. Sanki burnumu rezil yere sürtmek istermiş gibiydi. O kadar sinirliydi yani. '' Hem evime girmeye çalışacaksın, hem de bir şey yokmuş gibi.. ''
Canım o kadar yandı ki, sonunda dayanamayıp boynumu tutan eline yumruk attım. Bu, kurtulmama yetti de hani. Üstelik hemen ardından kendimi duvarın dibine çekmiş, savunma pozisyonu bile almıştım. Fena da korunurdum ama. Yani böyle yok olup gitmek isterken, rezil bir çöp kovasına girip yaşamak isterken bile.. Gözyaşlarımın uçarcasına yanaklarımdan filan boşaldığını bir düşünürseniz...

Merdivenlerden lanet ayak sesleri gelmeye başladığında, ben hala ağlar vaziyette, duvar dibinde bekliyordum. Hatta ağlamak filan da değildi bu. Rezil gözyaşlarım sonunda firar ediyordu! Ben tüm bu manyakça duyguların içinde boğulurken, Annem ve Taner de kuşkuyla beni izlemeyi sürdürüyordu. Yani lanet, küçük bir köpek yavrusuymuşum da, onlar benim geleceğime karar vereceklermiş filan gibi. Anlayacağınız kendimi berbat etmeyi, berbat gözükmeyi iyi bilirdim.
Çok üzgün olmaktan mıdır nedir, beynim pek iyi çalışmıyordu o sıra. Yani tamam, normalde de o kadar iyi olduğunu filan iddia etmiyorum ama, şimdi neredeyse hepten durmuştu. Vızıldamayı kesmişti anlayacağınız. En azından ben bu saçmalığı fark edene kadar filan. Ya da merdivenlerden gelen seslere..
Aklıma önce sabah hazırladığım kahvaltı ve de sonra az evvel konuştuğum komşumuz geldi. Ya da aynı anda, her neyse. Evet, üzgün olmak filan beyni yavaşlatıyordu, ama lanet bir gerizekalı da değildim. Ne yapıp ettiğimi iyi bilirdim. Yani tutarsız bir manyak olmadığımı anlatmak istiyorum size, tüm bu başıma gelenleri görüp, beni suçlamayasınız diye. Gerçi, siz her halükarda beni suçlayacaksınız ama..
Kulağımda ''O sesler de ne kız!? '' diye çınladı aşağıdan gelen yorgun ses. Kendimde değildim, dolayısıyla doğru duyup duymadığımdan da emin değildim, ama eğer doğru duymuşsam; bu lanet soruyu soranın, deminden beri bizi dinlediğinden emindim. Yani çok zaman önce merdivenlerde konuştuğum kadını filan bir düşünürseniz..
'' Yok bir şey teyze. '' dedi annem. '' Aslında, ''
'Aslında'sı kalmamıştı. O rezil bunak, bizim kata çıkacak olan son üç dört lanet basamağı da atlatıp, yanımıza kadar geldi. Gözleri filan iyi görmezdi, tamam ama bu kadar yakınımıza geldikten sonra kör bir buzağı dahi olsa ne durumda olduğumuzu anlardı.
Yani şimdi bir düşünün; ben, ellerimi yumruk yapmış halde, sırtımı duvara yaslamış kendimi ağabeyime karşı koruyorum. Annem, kapının eşiğinde bir kolunu Recep'in sol omzuna atmış beni izliyor. Ağabeyim ise birkaç basamak yukarıda, annemi ve kardeşini benden, yani asıl kardeşinden korumak için üstüme atılmaya hazırlanıyor. Daha doğrusu kardeşinin üstüne atılacağını bile bilmiyor. Anlayacağınız durum çok karışıktı. Bir düşünürseniz...


DÖNEM III



Soylu insanların sonları da hep soylu olur derler. Aklınıza İsa'nın 'Son Akşam Yemeği'ni filan getirin. Havarilerin o havalı bakışları hani.. Ya da uzaklara dalıp giden lanet gözler. Ne yaptığını bilmeyen, ama kesin soylu şeyler yapmakta olan rezalet eller. Yine de bana soracak olursanız; işin içine o rezil tablodan çıkarılabilecek yüz farklı rezil anlamı da katarak, insanlığın üzerine yapışmış olan tüm şu lanet soyluluğun oldukça yapay bir mukus olduğunu pekala fark edebileceğini söylerim size. Bu mukus öyledir ki, rezil insanların bir çoğunu fark ettirmeden kendi sıcak yapışkanlığında boğar geçer.

Ya da ben çoğu vakit olduğu gibi yanılıyorum. Yine birilerine bok atıyorum filan; söz gelimi bu sefer rezil soyluları, kemikleri çoktan karınca kolonileri yetiştirmiş havarileri filan hedef almışım.. Siz bana hiç bakmayın, hem de hiç bakmayın.

'' Bu da kim kız!? '' diye yarım ağızla sordu, üzerime tükürecekmiş gibi yanıma yaklaşan yaşlı kevaşe. Annem, onun kendine 'kız' diye hitap etmesinden feci nefret ederdi. '' Taner sen misin oğlum o? '' Başını az yukarı çevirmiş, ağabeyimin yüzüne karşı, ağabeyim olup olmadığını filan soruyordu. Şu lanet gerizekalı yaşlılar.
'' Bir şey yok teyze. '' dedi annem hiddetle. '' Kendi aramızda tartışıyoruz, hadi sen işine bak. ''
O an lanet bir şeylerin düzelmeye başladığını hissediyordum.
'' Kendi aramızda teyze. '' diye basamakları atlayıp önüme geçti ağabeyim. '' Evine gir sen. ''
Lanet bir şeyler hakikaten düzeliyordu yahu!
'' Evimize giren bir hırsız yakaladık. '' dedi annemin kolunun altında ki ucube. '' Annem onu benim odama girecekken yakaladı. Boğazımı kesmeye... ''
'' Kapa çeneni Recep! '' diyerek, ucubeyi evin içine kaktırdı annem.
Bir şeylerin düzeleceği filan yoktu. Lanet ucubeler tüm güzel anları işte böyle 'yok' ederdi. Rezil ucubeler. Kahpe, cani, aşağılık ucubeler.

'' Az evvel, daha on beş dakika evvel seninle konuştum. '' dedim yaşlı kevaşeye. '' Sınavlarımın filan nasıl geçtiğini sordun, hatta; '' Katarakt dolu gözlerinde lanet bir parıltı gördüm. '' Hatta, İtalyadan mektup alacağımı bile biliyordun. '' dedim. '' Konuş şimdi, anlat her şeyi. ''
Yaşlı kadın hemen konuşmaya başlamadı. O bir kilometrelik kalın gözlüklerinin ardından, gözlerimin içine baktı. Bir beş yüz sene önce olsaydı, bunun romantik bir an olduğunu söyleyebilirdim: ama şimdi, şimdi sadece rezil bir komedyanın son perdesiydi.
'' Seni gidi pis yalancı hırsız! '' diye çığırdı sonunda. '' Ben senin gibi bir rezalet çocuğuyla hiç görüşmedim. Al o yalanını ve, ''
Neyse ki daha fazla konuşmasına izin vermeyecek kadar kendimdeydim. Madem bu rezil dünyada artık bana bir yer yoktu. Bu cıngarcı kevaşeye de olmayacaktı. Onu kendi, gencecik ellerimle boğacaktım.
Büyük bir kuvvetle onun pörsümüş boynunu kavradım. Ellerimde ki kemiklerin onun boynunu parçalayacağını filan hayal ettim. Söz gelimi o rezil boynunu birkaç hamlede koparacak, şu bembeyaz saçlarından tutarak başını havaya kaldıracaktım. Sonra da beni izleyen tüm dünyaya: '' Rezalet onuruma dil uzatanın sonu budur!'' filan diye haykıracaktım. Ah şu; rezalet ortadoğu, rezalet batı ve rezalet dünya. Ah şu rezalet insanlar. İnsana neler düşündürüyorlar!

Kadını boğmama az kalmışken - ya da ben öyle sanırken - Taner ve annem kollarıma yapıştı. Beni cimciklemeye, kadının boynundan uzaklaştırmaya filan çalıştılar. Kulaklarımda, ' Bırak şu manyağı, hadi oğlum. ' gibi lanet seslerin yankılandığını sandım. Ya da ağabeyimin ' Adamım söz, o kevaşeyi ben atacağım buradan, ama sen onu bırak şimdi, hadi adamım, bana bırak! ' dediğini filan duyduğumu. Hatta bir an için, onları duyduğuma hayatım üzerine yemin edebilirdim.
Ama duymamıştım işte. Tüm bunlar, aynı daha öncekiler gibi kendi lanet kuruntularımdandı. Lanet uydurduklarım. Lanet ne olduğunu anlamadıklarım. Size hiç anlatamadıklarım.
Yalnızca bağrış, çığırış ve gürültü. Kollarımda fena acılar - hatta biri suratıma yumruk atmaya filan başlamıştı - kulaklarımda rezil sesler ve kollarımda lanet bir kevaşenin cansız bedeni.. Tam rezil bir komedyaya yaraşacak son!
Onu öldürürken, o feci korkmuş gözlerinin içine bakıyordum. Sanki daha kırk beş dakika önce benimle konuşmuş olduğunu birden fark etmişti. Ya da yine söz gelimi kim olduğumu sonunda anlamış, beni kendi elleriyle filan uyutacağını itiraf ediyordu. Anlayacağınız rezalet halde af diliyordu.
Ama affetmeyecektim. Ben lanet olası, ateşlenmiş bir kurşundan başkası değildim.

Sonunda gözlerimi araladığımda, başım bir buldozer tarafından ezilmiş gibi ağrıyordu. Gözlerim yarı siyah, yarı beyaz görüyor; kollarımdan da feci bir acı duyumsuyordum. Kulaklarım en kötüsüydü, kulaklarımda dünyanın tüm insanlarının lanet konuşmaları yankılanıyordu.
Sanırım ilk aklıma gelen, lanet bir tanrı olup çıktığımdı.

'' İşte uyandı. ''
Yaşlı kadın şu rezalet aksanıyla konuştu. Sesi boğuk çıkıyordu. Ölmemişti.
Hayatımda hiçbir şeye bu kadar üzülmemiş olduğumu düşündüm. Birazdan olacak tüm lanet şeylere bile.

'' Doğrulmasına izin vermeyin! ''
'' Bileklerini birbirine bağlayalım, hem el; hem ayak bileklerini... ''
'' Üstünü arayan oldu mu? Bıçak filan taşıyor bu namussuzlar. ''
Başımda en az yirmi rezil manyak vardı. Ve hepsi, bir ağızdan beni nasıl yok edeceklerini filan tartışıyorlardı.
'' Basbayağı rol çekiyor köpek, verin şunu elime de hırsızlık yapmak neymiş göstereyim. ''
'' Annen olduğunu mu söyledi demek? E Taner'i de tanıdıysa, üstüne bir de anahtar filan yaptırdıysa, aman bunlardan korkulur be! ''
'' Arsızlaşıyorlar. Devlet bunlara baktıkça arsızlaşıyorlar, çıkarıp asacaksın üç beş tanesini, bak o zaman sokağa çıkabiliyorlar mı? ''

'' Kapayın çenenizi, yoksa hepinizi birden düzerim! '' diye bağırdım. Tam bir deliye yaraşacak şekilde. '' O yamuk ağzınızda aletimi tatmak istemiyorsanız, çenenizi ka-pa-ta-cak-sı-nız! ''
Sonra tüm sesler kesildi. Korku dolu beş yüz çift göz üzerime dikildi.
İnsanlar gerçek tanrılarını tanımaya başlıyorlardı.


Hayır, ortada bir hafıza kaybı vakası filan yoktu. Ve hayır, delirmemiştim. Toplumsal bir kaygı amacıyla, insanlığı yeren güdülenmiş bir hareket değildi benim ki. Birilerinin boyunduruğu altında gerçekleşen, soyut bir canlı bomba eylemi ise; hiç değil.
Yalnızca, rezil insanlarla dolu bir gün geçiriyordum, o kadar. Ya da rezile gerek bile yok! Yalnızca insanlarla dolu bir gün geçiriyordum, o kadar. Başıma gelen tüm hadditsizlikler işte bundan ibaretti. Ben, bundan ibarettim. Ve siz değerli okuyan, yalnızca bu rezaletten ibaretsiniz.

Elinde siyah bir kutu tutan adam '' Kaldırın şunu! '' diye bağırarak emir verdiğinde, ağzıma mehis bir kan tadı hakimdi. Dudaklarım santim santim yanıyor, hele damağım sanki ateşe atılmış gibi çınlıyordu. Size şu rezalette çok fazla canımın acıdığını filan söylüyorum ya, bence etrafınızın manyak ve dengesiz insanlarla dolu olması da, bu can acınızı katlayan bir diğer rezil etmen. Size korkak bir süt çocuğu filan olmadığımı anlatmaya çalışıyorum yani. Beni anlıyor musunuz?  Yahu beni dinliyor musunuz ki..?
' Asayiş bilmem kaç bilmem kaç dinlemede. ' diye sanki uzaydan gelen lanet bir ses, şu emri veren adamın elinde ki kutudan tüm atmosfere yayılınca - evet beni rezil apartmanın dışına çıkarmışlardı - olaya kanser edici polisleri karıştırdıklarını da anladım. Yani gelin de bir görün, hapise filan girecektim artık. Ya da önce, herhangi bir köşesinde rezalet bir delik filan bulunan, manyak insanlarla dolu bir nezarete giderdim. Sonra o mayhoş adliye filan.. Tüm bunları düşününce dilim seğirdi yemin ediyorum. Lanet adliyenin lafını duymak bile tüylerimi savaşa hazırlıyordu!
Lanet polis elinde ki kutuyu ağzına sokup 'bir şeyler, bir şeyler' dedi ve sonra da derhal yanıma geldi. Elini sağ omzuma atıp - yön yeteneğim ne de müthişti! - bir şeyler ister miyim diye sordu. Fena da iyilik meleğiydi hani. Ben cevap filan vermeyince, olayı ambulans isteyip istemediğime getirdi. Yüzüm gözüm patlakken filan yani. İnsanlar o manyakça akıl sağlıklarıyla ağzıma yüzüme etmişken! Tüm rasyonel dengem sarsılmışken, gelip bir de bana, lanet bir ambulansa ihtiyacım olup olmadığını sordu.
'' Bir ambulansa ihtiyacım yok.'' dedim. '' Ama.. ''
Başını eğip neredeyse gözlerimin içine girdi. Meraklıydı da hani. '' Beni bir kere öpebilir misiniz? '' diye soruverdim. Yemin ederim o an aklıma gelmişti, bende sorup attım işte. Sadece sorup attım.
Polis elini omzundan çekti. Beni farklı cinsel kimliklere bürüdüğünü filan görebiliyordum. Çevrede sorumu duymuş olan birkaç lanet de kıkırdayınca, polis gözüme yumruğu gömüverdi.
Tanrı aşkına, bugün tek tek tüm insanlardan dayak yiyecektim herhalde. Sahi, sizin sıranız ne zaman gelecek? Çok beklemezsiniz emin olun!
Yüzümde ki acı birden on bir yüz milyona katlandı. Yere yığıldım.
' Bu ortadoğu öpücüğüydü, canım. ' dedi yanıma eğilen başka bir memur.
Bu, ortadoğu öpücüğüydü. İstediğimi almıştım.

Lanet polis aracına bindirilirken, beni neyle suçladıklarını bir görseniz.. Sözde marjinal bir düzen bozucu, rezil bir düzen karşıtıymışım. Ya da artık her ne haltsa! Tümör polislerden birisi karakolda 'o istediklerimden' çokça olduğunu filan söyledi. İğrenççe kıkırdadı. Hatta kahkaha filan attı. Tabii ki rezil yüzüne tükürmekten   - ve bir yumruk da ondan yemekten - kendimi alıkoyamadım.
Tanrı aşkına! Ben, dedikleri gibi lanet bir düzen bozucusuydum.



DÖNEM IV



Sonunda beni aldılar, feci kötü kokan o rezalet nezaretlerden birine attılar. Şimdi size bu kokuyu nasıl anlatayım bilemiyorum ama; birinin midesini, bağırsaklarını filan yediğinizi düşünün. Lanet bir yamyam olun yani. Hah, şimdi mideniz nasıl hissettiyse, bende nezarete ilk atıldığımda aynen onu hissettim. Hatta burnumu filan tıkadım ama sonra nefessizlikten ölmeyeyim diye açmak zorunda kaldım.
Ya da bir dakika, durun. Siz zaten lanet bir yamyamdınız değil mi! Yalan söylemeyin, asla kötü hissetmediniz...

Nezarette şu saçı sakalı birbirine karışmış ve bir o kadar da hayattan ümidini kesmiş rezil entellektüellerden biri vardı. Kesin dünyanın artık iyi bir yer olamayacağına inanıyordu. Belki de emperyallerin tüm gezegeni filan ele geçirdiklerini düşünüyordu. Ya da ben ona bu yaftayı yapıştırıverdim. Artık her neyse.
'' Merhaba. '' dedim, kıpkırmızı dişlerimden birini elime alarak.
Başını bile kaldırmadan, '' Merhab..'' dedi. Şu kelimelerini yutan lanetlerdendi.
Ama sesi  bayağı içten gelmişti hani. Gittim yanına oturdum. Yapacak başka da bir şey yoktu.
'' Kaç gündür buradasın? '' diye sordum. Sözde 'Tanrı kurtarsın' filan diyecektim.
'' Neredeyim. '' dedi. Hiç soru sorarmış gibi değildi.
'' Rezalet bir polis merkezinin eksi ikinci katındasın! '' dedim. Sanırım sesim fazla çıkmıştı ki, koridordan bir ses, 'Rahat durun orada.' diye ünledi. Sonra da rezil bir kütüphanede fısıldar gibi, '' Dünyanın dibindesin işte!'' dedim. '' Dünyanın dibindeyiz. ''
Başını yavaşça kaldırdı. Sonra da bana çevirdi. Lanet gözleri mavinin inanılmaz bir tonuna sahipti. '' Oysa ben hiç böyle düşünmemiştim. '' diye konuştu. Ağzını göremiyor, yalnızca hareket eden bir kıl öbeğini seçebiliyordum. '' Hayat ikimize çok farklı davranmış dostum. Ben burada, Everest'in tepesinden daha yüksekte hissediyorum. ''
Lanet Everest! Hem Everest'in bir tepesi filan yoktu!
Kısa bir sessizliğin sonunda, bu manyağa adam akıllı bir cevap verilmez diye düşündüm. '' Seni böyle konuşturan ne? Buraya neden düştün? '' diye sordum. Bu delilerin böyle bir hale geldiğini hakikaten merak ediyordum.
'' Beni böyle konuşturan iç sesim, öz aklım. Buraya ise bir düşünce suçlusu olarak düştüm. ''
Düşünce suçlusu! Kendime yakıştıracağım lanet sıfatı bulmuştum sanki. Ha, sizce nasıl?
'' Bende lanet ötesi bir düşünce suçlusuyum o halde. '' dedim. Sonra da kızarıp bozarmamak için; '' Ya da öyle diyelim, her neyse. ''
Gözleri parladı. '' Ha, '' dedi. '' Sen neyi yanlış düşündün bakalım? ''
Sanırım bu herifi giderek daha çok sevmeye başlamıştım. Yani şu rezil saçı sakalı da olmasa.. Tanrı aşkına, sonunda lanet bir yamyam olmayanla karşılaşmıştım!
'' Benim yanlış düşündüğüm şey, insanlığım. '' dedim sonunda, yeteri kadar filozofça bir cevap verdiğimi düşünerek.
'' İnsanlığın hakkında yanlış düşündüğün nedir? Benim bildiğim insan kendi hakkında yanlış düşünemez genç dostum. Zira insan kendini bilmez. ''
Bayağı filozoftu da hani. Giderek keyifleniyordum. Rezil günümün böyle noktalanması...
Sakallı adam bir şeyler daha söyledi.
'' Pardon '' dedim. '' Son dediklerini anlayamadım. ''
'' Sen kendini bilenlerden misin diye sordum genç dostum. Eğer öyleysen, sana birkaç sualim daha var. ''
'' Hayır, ben rezalet bir bilgiç değilim. '' diye yanıtladım. '' Aslına bakarsanız benim bildiğim bir bok yok! Bugün sınavda ikinci Viyana kuşatmasının tarihini bile bilemedim. ''
Aklıma sınavlarım gelince biraz daha üzüldüm. Hele de ikinci bilmem neresi kuşatmasını filan yapamamam. Kalbim yine fena kırıldı. Olacak iş değildi! Şimdi şöyle bir düşünün. Ben kalkmış akşamın en rezil vakti, yaşanabilecek en manyakça olaylar yüzünden hapse düşüyor, bir de üstüne sabah sınavda yapamadığım sorulara üzülüyordum.. Tanrı aşkına, lanet bir budaladan ötesi değildim.
Adam sırıttı. Hatta bayağı güldü. '' 1683. '' dedi.
Düşüncelerimin arasında neyi kastettiğini fark edememiştim. '' Ha? ''
'' İkinci Viyana kuşatmasının tarihi dostum, 1683. ''
'' Vay! '' dedim. '' Siz lanet bir tarih profesörü filan mısınız? '' 'O halde bu lanet öğleden sonrada niye yanımda değildiniz?'
'Lanet' dememem gerekirdi biliyorum, ama adamla feci samimi olduğumuzu hissetmiştim. Hem, artık ağzıma acı biber sürecek rezil anneye de sahip değildim. Tüm kötü sözler benimdi.
'' Yok, '' dedi. '' Ama 1683 benim için çok önemli. Benim için düşüncenin hem bittiği, hem de başladığı yıl... ''
Pek anlamamıştım, ama fazla üzerinde durasım da yoktu. Sonuçta burada büyük bir filozofla filan konuşuyordum değil mi. Sürekli anlamadım demek, bir süre sonra onu sıkardı. Kafamı salladım.
'' Sahi, sen nerelisin dostum? ''
'' Bu şehirliyim. ''
'' Ne güzel bir cevap. '' diye cevapladı. Ben de onun cevabını bayağı beğenmiştim. '' Aslında biliyor musun, 'Bu Şehir' diye bir şehir yok. Yani sen hiçbir yerlisin. Aynı ben gibi. ''
Yine sırıttı.
Yine anlamamıştım.
Sonra da, '' Ya da boşver. '' dedi. '' Seni kendi saçmalıklarımla boğmayayım. Benim neden burada olduğumu merak etmiyor musun? ''
'' Siz lanet bir düşünce suçlususunuz! '' dedim. '' Bir şeyleri yanlış düşününce buraya atılmışsınız, aynı ben gibi.''
'' Öyle ya, ben bizi yönetenler hakkında, bizi yönettikleri yasalar hakkında ve bizi neden yönettikleri hakkında yanlış düşündüm. '' dedi. '' Ya sen neler hakkında yanlış düşündün? ''
'' Dediğiniz hiçbir kelimeyi anlamadım. '' dedim utanarak. '' Ben yalnızca ailem hakkında yanlış düşündüm, fazla bir şey değil yani. ''
'' Ne!? '' diye cevapladı. Bayağı şaşırtmıştım onu. Yüzünün aldığı hali filan bir görmeliydiniz.
'' Dediğim gibi, rezil ailem hakkında yanlış düşününce beni buraya attılar. ''
'' Ya yüzünüz? ''
'' O da başkalarının benim hakkında yanlış düşünmesinden oldu. '' dedim bilgiççe. Sonra da duraksamadan,  '' Kim ne düşünürse düşünsün, cezasını hep benim gibiler çekiyor zaten. '' diye ekledim.
Güldü. Hatta kahkaha filan attı. Koridorda ki polis memurunu yine keyifsizlendirmiştik. Elinde ki copu birkaç kere metal parmaklıklara vurdu. '' Siz ikiniz, '' dedi. '' Canınız elimdekini çekmiyorsa, susacaksınız. Anlaşıldı mı? ''
Herhalde kafa sallamamızı filan bekliyordu ama size dediğim gibi, ben lanet bir süt çocuğu değilim. Hatta ben kimsenin çocuğu filan değilim.
'' Baksana, '' dedim memura. '' Gürültü yapmamız seni rahatsız ediyor, kısık sesle konuşmamız seni rahatsız ediyor, gülmemiz bile seni rahatsız ediyor. '' Soluk dahi almadım. '' Bence adamım, bizim varlığımız seni rahatsız ediyor. ''
Yüzünde o anlamaz ifade hüküm sürerken, asıl darbeyi indirdim. '' Eğer varlığımızdan bu kadar rahatsızsan, elinde ki copla sana ortaçağı yaşatabilirim. ''
Sonra adam hızla anahtarlarını karıştırmaya filan başladı, bayağı dellenmiş gibiydi.
'' Bu sayede varlığımızdan rahatsız olmamaya başlarsın. '' demem, onun anahtar şakırtısı içinde kayboldu.
Bir süre sonra kapı hızla açıldı, arkasından metal metale olanca kuvvetiyle çarptı.
Biz kahkahalar içinde yüzüyorduk.
Adam copunu kaldırarak üstümüze doğru geldi.
Biz kahkahalar içinde yüzüyorduk.
Ve copunu olanca kuvvetiyle üstümüze savurdu.
Biz yine kahkahalar içinde yüzüyorduk.

Feci bir dayak yedikten sonra, '' Sahi hangi filmdendi o? '' diye sordu bizim entelektüel. Burnu feci kanıyordu. Sağ gözü de hafiften kızarmaya başlamıştı.
'' Ne ? '' dedim. Hiçbir halt anlamamıştım.
'' Şu deyiminden bahsediyorum. '' dedi. '' Ya hani şu 'ortaçağı yaşatmak' hangi filmdendi o hatırlıyor musun? ''
'' Lanet deyimin hangi filmden olduğunu ben nereden bileyim? '' dedim. Bayağı sinirlenmiştim. Bunun gibi bir takım rezil insanlar,kullandığınız bütün deyimlere takardı; akıllarınca hırsız olduğunuzu filan ima etmeye çalışırlardı. Deli olurdum böylelerine. Söz gelimi lanet bir filozof olsalar bile.
'' Aa sakin ol. '' dedi, sinirlenmeme şaşırmış gibi. '' Sorduğum yalnızca eski bir filmdi.. ''
'' Yalnızca, '' diye bağırdım. '' Yalnızca, benim adi bir hırsız olduğumu ima etmeye çalıştın, o kadar. ''
Güldü. Bu, yırtılmış üst dudağından bir miktar kan sızmasına sebep oldu. İronik bir portreydi. Yani böyle gülerken aynı zamanda kanamaya başlaması filan. Oldukça ironikti.
'' Ee.. ...'' dedi gülmeyi kesince. Burnundan boşanan lanet kanlar dudağında ki yarayla birleşiyor; sonra da yer çekimi tarafından hipnotize edilmiş angut bir nehir gibi çenesinden aşağı süzülüyordu. Dahası, o komünist sakalı filan hepten kızıla boyanmıştı.
Ben onun şu rezil yaralarına takmışken, herhalde bir şeyler sormuştu. Kafasını eğmiş, bön bön yüzüme bakmaya başlamıştı. İnsanlar soru sorarken filan yapardı bunu. Lanet vücut dilinden iyi anlardım.
'' Dostum rezil burnun fena kanıyor. '' dedim. '' Bana şu lanet savaşları hatırlatıyorsun. ''
'' Boşver şimdi burnumu filan. '' derken, elinin tersiyle dudaklarını sildi. Bu hareketi, bana manyak bir kurt olsaydım, şimdi ne yapardım diye düşündürse de manyak bir kurt filan değildim.
'' Bana bak, burnundan biraz daha kan akarsa, şu rezil kan kaybı hastalarından biri olacaksın. '' dedim. Sonra da ayağa kalkıp ceketimi çıkartım. Ondan gerizekalıca bir yastık yaptım. Bizim komüniste uzatarak '' Şöyle banka uzanmaya ne dersin ha? '' diye sordum. '' Dostum gözlerini tavana dikip yatarsan, o çıldırmış kanlar burnundan çıkmanın bir yolunu bulamayacak! ''
Sonunda dediğimi yaptı. Tabii bu arada ceketime biraz kan filan da bulaştırdı. Normalde bunu yaptığı için onunla yirmi iki saat kavga edebilirdim, ama niyeyse şimdi pek umurumda olmadı. Hatta o rezil, şefkatli babalardan biri gibi hissettim. Sonra da bu düşünce midemi bulandırdı.
'' Neden bütün her şeye bir sıfat takıyorsun? '' diye sordu. Lanet bir anlatım bozukluğu yaparak. '' Yani kastettiğim, neden ikide bir 'lanet' 'manyak' 'rezil' filan diyorsun?''
'' Bilmem. '' dedim. '' Sence neden? ''
'' Bunu bilemem tabii, ama şu sokak jargonuna alışmış olabilirsin. '' Rezil bir ördeğe tecavüz etmişim gibi bakıyordu bana. Ayrıca şu 'j'leri de, Fransızlar gibi kalın telaffuz ediyordu, lanet edebiyatıma güvenirdim.
'' Ben hyargon filan bilmem, '' dedim dudaklarımı bükerek. Fena da dalga geçerdim hani. '' Ayrıca şu lanet başıboşlarla karıştırmaya kalkma beni! Rezil de olsa bir ailem filan var. ''
Tüm o manyakça öğleden sonrayı unutmuştum tabii.
'' İyi tamam. '' dedi. '' Sana soru da sorulmayacak anlaşıldı. ''
'' Hayır, '' dedim kızarak. '' Ama beni o lanet kalıplarına filan sokmaya kalkarsan, buna fena kızarım. ''
'' Peki o zaman, '' diye düşünceli bir sesle konuştu. '' Diğerlerinden fazla sevdiğin bir yazar var mı? ''
Yani ne de ilginç bir soru! Onun şu halini filan bir düşünürseniz.. Lanet bankın üzerine uzanmış, ceketimi filan kanatarak boylu boyunca yatıyor. Ben, ellerimi göğsümde kavuşturmuş halde ayaktayım.
Lanet bir psikologculuk oyunu oynuyoruz sanki burada!
'' Bütün yazarların canı cehenneme, '' dedim kızgın bir sesle. Böyle aptalca sorular filan, canımı fena sıkıyordu. Yani gerçekten bir yazarı adam akıllı sevmiş olsam bile, onun adını şu durumda hayatta telaffuz edemezdim.   '' Ben hiçbir yazara güvenilmeyeceğini öğrenecek kadar çok okudum. O yüzden diyorum ki, tüm yazarların ca-nı   ce-hen-ne-me! ''
Yine güldü. Eskiden, rezil bir kütüphanede gürültü yaptı diye birini feci yaraladığımı düşünürseniz böyle gülmesi pek tekin değildi. Ya da derste biraz laf yaptı diye, lanet bir öğretmenin arabasını çizdiğimi filan. Yani bazen kendimi kaybedebilirdim. Tüm bunları düşünerek, demir parmaklıklara doğru uzaklaştım. Böylesi daha iyiydi, çok daha iyiydi.
'' Ya siz ikiniz orada ne haltlar yiyorsunuz? '' dedi koridorda ki yaratık. Şu yine'yi 'gene' olarak telaffuz eden manyaklardan biriydi. Konuşmaya bile hakkı yoktu bence. Ama rezil sistem, böyle cahil adamlardan bir ton dayak yemenize sebep olurdu işte. Reziller..
Arkamdan yine fısır fısır sesler gelince, '' Yine ne var? '' dedim bizim komüniste dönerek. Yani dili de amma düşmüştü!
'' Bu lanet şeyin adını diyorum sana. '' dedi, rezil bir sarhoş gibi. Dayak yiyerek kafayı bulan mazoşistlerden biriydi herhalde. '' Bank filan değil. Bunu, rezil bir bankla karıştıramazsın! ''
Lanet konuşmamı taklit ediyordu.
'' Benim en sevdiğim yazar, Hamsun. '' Şimdi biraz daha ciddi konuşuyordu. '' Bunu söylemek ne kadar zor olabilir ki!? O kadar kitap okuyorsan, illa sevdiğin bir lanet filan vardır! Yani anlamıyorum neden.. ''
'' Kes sesini. '' Sakince konuşmuştum, ama onu susturmama yetmişti. '' Başlarda, yani bu cehenneme ilk atıldığımda filan, senin diğerlerinden bir farkın olduğunu sanmıştım.. Hatta az kalsın senin şu ağaç, nehir, dağ için savaşan manyak aktivistlerden biri olduğunu filan düşünecektim. Ama sen de o lanetlerden biri çıktın işte. İşin gücün insanları bir kalıba filan sokmaya çalışmak! ''
'' Bunu sen mi diyorsun? '' Uzandığı yerden zırva bir hiddetle ayağa fırladı. Ceketimi yere düşürmüştü; binlerce rezil katilin filan ayak bastığı yere.  '' Herkese, hatta her şeye bir sıfat yakıştıran sensin! Bir de gelmiş beni bu saçmalıklarla suçluyorsun.. ''
Herhalde canını fena sıkmıştım. Konuştukça konuştu; zırva üstüne zırva fırçaladı. Neyse ki tek kelimesine kulak asmadım.

Sonunda susmuştu. Ben ceketimi almak için yanına gittiğimde filan olsa da, o savurgan çenesi sonsuza dek açılıp kapanacak sanmıştım bir an.
Arkasını döndü, banka oturdu. Biraz sonra da, eliyle yanında ki boşluğa vurarak, beni yanına çağırdı.
'' Ben böyle iyiyim. '' dedim. Yanına gidip oturunca, yine o lanet zırvalara başlayacak diye korkuyordum.       '' Hem birazdan cezamı filan verip lanet bir cezaevine yollarlar beni. ''
'' Saçmalamayı bırak. '' dedi. '' Sen kendini ne halt sanıyorsun ha? Aptalca bir hırsızlık yapmaya çalıştın diye ömrünün sonuna kadar tutuklu mu kalacağını sanıyordun? ''
Beynimden vurulmuşa döndüm. Bu döl israfının bahsettiği hırsızlık..
'' Ülkenin en ücra bok yuvalarında bile senin gibilerinden kaç tane var biliyor musun? Emin ol senin gibi man kafaları saymaya kalksak, günlerimizi alırdı. ''
Lanet canım, şimdi daha çok acımaya başlamıştı. Bu rezil yerde, neler dönüp bittiğini..
'' ... Açabilirsiniz kapıyı. ''
Koridorda ki yaratık koşturarak geldi. '' Tabii komiserim. '' dedi. Bir süre sonra da, bizim komünist açılan demir parmaklıklardan dışarı çıktı. Kapıyı çarparak kapattı.
'' Senin gibi bir ite tavsiye verecek değilim, '' diyerek bana döndü. '' Ama ülkede ki kirlilik biraz azalsın diye söylüyorum, ya git gerçek ailen hangi cehennemdeyse onları bul; ya da suçlu olacaksan bile, azıcık kafası çalışan bir suçlu ol. Öyle ol ki, biz de senin gibi .. koyduklarımı yakalamak için biraz uğraşalım, yakalayınca o işlediğin suçlar yüzünden, 'arkanda ortaçağı yaşatalım! ''
Elini kolunu lanet bir köpek gibi sallayarak gidiyordu ki, durdu. Yeniden bana doğru dönerek, '' Bu arada, o filmin adı ... ''
'' Sikeyim seni. '' dedim.
Filmin adını ağzına tıkmıştım. Bizim köpeğin yüzünde ki tüm kaslar bir anda gerindi resmen. Yanında ki yaratık da pek çaktırmasa bile, hafifçe kıkırdadı bu söylediğime.
'' Seni de, o sahteliğini de sikeyim. '' dedim tekrar. Bizim ki eline anahtar yığınını almış, hunharca karıştırmaya başlamıştı. Deli olduğunu, delirdiğini biliyordum. '' Bana demiştin ya, şu sahteliğini bırak diye. İşte, üstünde o rezil üniforma olduğu sürece, sen bu toplumun en sahtesi olacaksın. Sen tüm insanların en yüz karası olarak bilineceksin. Çağlar sonra çocukların senden utanacak. Annen, senin gibi bir yaratık doğurmasaymışım diye, öteki tarafta kendini asacak! Şunu bilesin ki... ''
Yüzüme yediğim ilk cop darbesiyle, ağzıma yeniden kan dolduğunu ve iki dişimi yitirdiğimi anladım.
Kahkahalara boğuldum.

Bizim köpek, attığı dayaktan sonra soluk soluğa dışarı çıktı. Kapıyı tekrar kilitledi.
Ben bu arada kahkahalara boğulmaya devam ediyordum  tabii.
'' Sabah salsınlar bu ... ... '' dedi yanındakine.
'' Emredersiniz komiserim. '' dedi yanındaki.
Ben son kahkahamı atıyordum.


   DÖNEM V



Sabaha karşı yüzüme bir kova su dökerek uyandırdılar beni. Vücudumun her ücra köşesi, görünmez bir el tarafından bıçaklanıyordu sanki. Koridordan, şu eski telefonların çıkardığı iğrenç alarm sesi duyuluyordu. Sanırım erken öttü diye kesilen her bir manyak horozun ruhu şu rezil aletlerin içine giriyor, sonra da her sabah o acı intikamını almaya başlıyordu.
O an, var olmuş tüm lanet horozların önünde diz çöküp, af dileyebilmeyi diledim.  Ve sanırım, herhangi bir insan Tanrısına inanmadığımdan, yakardığım bir horoz Tanrısıydı.

On beş yirmi dakika sonra, arkamdan bir el beni iterek karanlık bir odaya götürüyordu. Direnmiyordum tabii, ancak dün aldığım yaralardan olsa gerek, adım atmam pek kolay değildi. Ayağımı neredeyse sürüyerek taşıyor, ellerimle de tutunabileceğim her yere tutunmaya çalışıyordum.
'' İfadesi alındı değil mi bunun? '' dedi yine arkamdan bir ses.
Çok yakından bir başka ses - sanırım beni iten - kesik kesik güldü. '' Ne ifadesi ya, baksana şunun haline.. '' diye konuştu. Hemen ardından da ışıkları açtı.
'' Döndür bakayım bir bana şunu. ''
İki kirli el beni eksenim etrafında çevirdi. Direnmedim.
Işık göz kapaklarımı kısmama sebep olmuş, bu da acımı dokuza katlamıştı. Elimde olmadan inledim.
Şimdi bana bakmakta olan kel polis, o sırtlan dişleriyle bir kez daha gülmeye başladı. Üstüne geçirdiği şu lanet üniforma ile, gözümde eşsiz bir psikopat sadistti.
'' Bizim ki ne yapmış buna ya.. '' dedi ağzını yayarak.
Elimde olmadan tükürdüm. O sırtlan dişleri filan.. Fena sinirimi bozmuştu, ama gününü de görmüştü. Şimdi çenesinde ki tükürüğümü silmeye çalışıyordu.
Ortada ne lanetler döndüğünü anlamadan, sırtıma yapışık olan el beni içeri kaktırırverdi. '' Geç ya şuraya! '' dedi, lanet bir horozu kontrol etmeye çalışırmış gibi. '' Abi sen de hiç efelenme, hak ettin. Elemanın yüzüne öyle gülünür mü ya? ''
Neyse ki bu gerizekalılar kendi içlerinde tartışmaya başladı. Söz gelimi biri - galiba yüzüne tükürdüğüm - beni pataklamak istiyordu. Diğeri ise yürüyecek halde bile olmadığımı, bir an önce dışarı atılmazsam, lanet bir pislikmiş gibi başlarına kalacağımı savunuyordu. Hatta tartışma bir ara bayağı şenlendi. Bizim gerizekalı aynasızlara birkaç gerzek daha katıldı. Bir süre sonra, bunlar tartışmayı koridorda değil, içeride ki rezil bir odada filan sürdürmeye başladılar. Beni bu odada bir başıma bırakıp öylece gitmişlerdi.
Kaçacak filan değildim tabii, zaten birazdan salınacaktım. Şöyle bir arkama dönüp, odaya bir göz atayım dedim. Burası, şimdi üzerine lanet beyaz ışıklar vuran tezgahından anladığım kadarıyla, döküntü bir mutfaktı. Genelde sadece lanetlerin içtiği çay, kahve gibi rezil içeceklerin yapıldığı bir yerdi herhalde.
Dedim ki, madem bunlar beni burada bir başıma bıraktı, bende bunlara güzel bir sürpriz hazırlayayım. Görünce ne büyük manyak olduğumu filan anlasınlar!
Gittim tezgahın yanına ve bir hengame çıkarabilecek ne var diye bakınmaya başladım. Açıkçası burada kendimi biraz sansürlemeliyim çünkü o an neler düşündüğümü açık açık yazacak olursam, bu lanetler gelir, artık hangi cehennemdeysem beni çıkarıp yine o lanet yere götürürler.
Yine de o tezgahta biraz önce domates kesmek için kullanılmış iki rezil bıçak olduğunu söylemeliyim. Bir de, şu bizim polislere ait olacak yüklüce bir para vardı. Bunu alıp lavabodan atayım filan dedim. Sonra beni bir güzel suçlasınlar. Bende kahramanlık yaparak beni aramalarına izin filan vereyim. Üzerimde bir şey bulamayınca, suçu birbirlerine atmaya başlasınlar ve bende şu kısa boylunun parayı aldığını gördüğümü söyleyeyim. Bu rezil psikopatlar birbirini bir güzel yesin!
Ne var ki ben lanet bir hırsız filan değildim. Evet, bir şeyler yaptım ama bu hem bütün bir devlette ki hesabı yerinden oynatıp, lanet bir domino taşı olacak; hem de dürüst kişiliğime herhangi bir leke sürmeyecek bir şeydi.
Tezgahın üzerinde dizili duran tabak destesinden üçünü çıkarıp aldım. Ceketimin iç ceplerinden birine sıkıştırdım. Girmemişti elbet, ama fermuarımı filan çekersem bu lanet karakoldan kolayca çıkıp gidebilirdim.
Bu angutlar ileride yemek filan yiyeceklerinde her daim üç tabak eksik olacaktı. Söz gelimi fıldır fıldır tabak arayıp duracak, kendi paralarına kıyamadıklarından da rezil devletten ödenek filan dileneceklerdi. Üç rezil tabak için. Üç acınası manyak için, seneler boyu 'rezalet karakolu' olarak adlandırılacaklardı. Kabusleri senelere sirayet edecekti.

Biraz sonra bizim tümörler odaya doluştu. Yüzüne tükürdüğüm olacak, bana öyle bir bakış atıyordu ki, bir görecektiniz.. Elinde olsa beni bir çöp tenekesinde yaşamaya mahkum eder diye düşündüm.. Neyse, bizim şefkatli rolü oynayan rezillerden biri, kahvaltı eder miyim diye sordu. Sanırım halime bakıp bana bayağı acımıştı. Dışarı salınmadan önce bir iyilik filan yapayım diye düşünmüştü.
'' Ağzımı sizin yiyeceklerinizle kirletmem. '' dedim ona.
Hepsinin birden gözleri parladı. Başlarına kalacak lanet bir pislik olmasam, beni çiğ çiğ de çiğnerlerdi.
'' Atın bu ... ... dışarı, yoksa elimden bir kaza çıkacak. '' dedi biri.
'' Ah devlet senin gibileri yok etmiyor ya, ona yanarım. '' dedi bir başkası.
'' Elimize yine geleceksin, seni o zaman ne hale getiriyorum gör de bak. '' dedi son konuşan.
Ona sırıttım. Rezil bir cahil olduğunu, konuşma gibi üçüncü sınıf bir yeteneği bile doğru düzgün yerine getiremediğini söyledim.
Sonra beni dışarı attılar.


Dışarıda gün hafiften ağarıyor, yıldızlar usulca vardiyalarını tamamlıyordu. Gecenin koyu ve kasvetli bulutları yavaş yavaş dağılıyor, yerini güz güneşine bırakıyordu. Havada tertemiz bir koku vardı. Öteden bir yerden bin altı yüz seksen üç kuşun ötüşü duyuluyordu.
Tanrım, yaşamak için ne güzel bir gündü!

Önce sık sık arkama bakınarak yürüdükten sonra hızlı adımlarla sahil yolunu aramaya koyuldum. Şu rezil aynasızlardan biri çaldığım tabaklar için peşime takılsın filan istemiyordum. Neme lazım bu manyaklardan biri her gün tabak sayımı yapmakla görevli olabilirdi.
Ara sokaklarda bir süre sürtükten sonra, sahile çıkacak ana yola ulaştım. Ceketimin içinde sakladığım üç harika tabağı elime almanın zamanı gelmişti. Şimdi önümde uzun bir yürüyüş vardı. Harika bir yürüyüş.

İlk tabağı, biraz ileride dilenen yaşlıca bir teyzeye uzattım. Önce bana garip garip baksa da, sonra herhalde 'hiç yoktan iyidir' diye düşünmüş alacak, tabağı günlük ganimetini sakladığı karton kutuya attı. Yanında ki üç beş yaşlarında ki kız, rezil bir melekmişim gibi sırıttı bana. O kadar tatlıydı ki bir görmeliydiniz. O kadar tatlıydı ki sonunda dayanamadım, kızı öpebilir miyim diye sordum. Yaşlı dilenci beni hiçbir kalıba sokmadı. Kızı öpmeme izin verdi.

İkinci tabağı yolda beni ezmek üzere olan tuhaf bir arabanın camına fırlattım. Lanet sürücü, şu tüm kural tanımazlığı üzerinde olan canavarlardan biri, ben yaya geçidinden geçmeye çabalarken son sürat gelmeye devam etti ve neredeyse beni altına alacaktı. Zaten manyakça ağrıyan sol ayağıma küçük de olsa bir darbe yapıştırdı. Ben de ne yaptım, elimde tuttuğum tabaklardan birini bu görgüsüzün camına yapıştırdım.
Sonra da yarattığım kaotik sessizliği arkamda bırakarak, acı içinde koştum!
Koştum.
Ve koştum.

Sonunda, denizin mis gibi kokusunu içime çektim. Okuduğum şu eski kitaplardan birinde olacak, denizin de karalar üzerinde bir leke olduğunu savunuyordu yazar. Yani şu denizin güzelliğine aşık olanlara filan hitaben. Oysa, ben denize çok başka bir gözle bakıyordum. O, tüm bu pisliğin başladığı; canavarımsı tüm yaratıkların doğduğu yerdi.
Şimdi, üzerine rezil bir koku; ufkuna sonsuz bir görünüm; içine de opak bir hafıza saklamış olabilirdi.
Denizin mis gibi kokusunu içine çektim, ufkunun sonsuzluğuna dalıp gittim.
Neyse ki ben, şu denizin masumiyetine kanan saflardan biri değildim. Denize aşık olanlardan biri, hiç değildim.
Denizin tüm suçlarını biliyor,
Denizin tüm hatırasını görüyordum.
Galiba yazara katılıyordum.

Denizden yansıyan parlak güneş ışıklarına daldım bir süre sonra. Öyle bir rasyonellik hakimdi ki bu ışıltıya..
Ah, müthiş hissediyordum. Yüzlerce yıldır her daim 'ıssız' olan bütün bir sahilin, tek koca tanrısı gibiydim!
Hiçbir üst aklın erişemeyeceği yaban bir yerdeydim.

Denize ilk adımlarım, mevsimden olacak, soğukçaydı.
Yine de ben denize her haliyle aşıktım. Her caniliğiyle vurgundum.
Galiba yazara katılıyor, ama kendimi anlamıyordum.

Son tabağı kırdım, paramparça yaptım.
Elime geçirdiğim parçalardan birini de, zarifçe boynuma sürttüm.
Sonra da denizin sonsuz maviliği içinde sürüklendim.
Sürüklendim.
Ve sürüklendim.
Tanrım, yaşamak için ne güzel bir gündü...

16 Şubat 2016 Salı

İtalya'ya Bir Güz Yolculuğu

İlk Gün..

Bir gün, sanırım şu vakur cumartesilerden biri olacak, öğleden sonra oturmuş güneşi izlemekteydim. Solgun ışıklar gözlerime doluyor, düşüncelerime yoldaşlık ediyorlardı. Pek keyifli şeyler düşünüyordum aslına bakarsanız; çocukken Mute Teyzenin yaptığı ve her seferinde yaktığı o leziz kurabiyeler, annemin ördüğü birbirinden renkli süveterlerim ve okula giderken geçtiğim o çamurlu yol..
Karabiberli sütümden son yudumu alırken, canım aklımda canlanan bu müthiş renkliliğe ayak uyduracak bir şeyler yapmak istedi. Neden sonra ben de İtalya'ya gidebilirim dedim.
Bir on dakika sonra, sırtımda içinde pek fazla eşya olmayan eskimiş heybem, bir elimde üç sene evvelki bugünün gazetesi ve diğer elimde de koca bir bardak karabiberli sütümle İtalya'ya doğru yola koyuldum. 
Ya da İtalya'ya gitmek için yola koyuldum. Zira İtalya'ya doğru olduğumdan pek de emin sayılmazdım.

2. Gün...

Bir gün boyunca salına salına yürümenin keyifli bir yanı varsa, bu; size çok renkli düşüncelerin yoldaşlık edecek olmasıdır. Hele de eğer benim ki gibi harika manzaraların arasından geçip gidiyorsanız: Değilmesin keyfinize!

Bugün, yani yolculuğumun ilkten sonra ki ilk günü; başıma size şimdi bahsedeceğim bin bir türlü olay geldi. Sabah, dikenli çalıların arasında; üstüm başım hep yıldız tozuna bulanmış halde uyandım ve de kirlilikten pek hoşlanmadığımdan olacak, hemen en yakın bataklıkta yıkanma kararı aldım.

Ne var ki, içinde bulunduğum ovada değil bataklığa rastlamak, renkli bir okyanus dahi göremiyordum. Burası tamamiyle kuru çalılar ile kaplanmıştı ve bu zaruri ottan bir süre sonra bıkkınlık duyumsadım. Ben de oldu olacak bölgenin yerlilerinden yardım alayım dedim.
Neyse ki bu kez şansım yaver gitti ve az ötede acı içinde ağlaşan dört tane zürafa gördüm. Onların bu eşsiz acılarının sebebini anlamak için de hemen koşarak yanlarına gittim.
'' Ne o canım dostlarım, sizi bu masmavi göğün altında bu kadar çok üzen ne olacak?''
Bu zürafalardan birisi öyle çok ağlıyordu ki, acaba onun gözyaşlarında yıkanabilir miyim diye düşünmedim değil. '' Bize bir acı geldi ki hiç sorma insanoğlu. '' diyebildi sonunda içlerinden biri.
'' Boy sizde, mantık bende. '' dedim. '' Siz anlatacaksınız ki, bende size yardımcı olabileyim. ''
Bu laflarımı duyunca, neden olacak, zürafalar kendilerini yerden yere vurmaya, çığlıklar atmaya başladılar. Bu şiddetli eylem yaklaşık çeyrek saat sürdü. Bir süre sonra sustuklarında, ortalık yağmur yağmış gibi sırıl sıklam olmuştu.
'' Aa siz nice hayvanlarsınız ki boyunuz ta arşa değsin, hiç yakışır mı size böyle hüzünlü göz yaşları?''
Tanrım. Bu sözleri söyledikten sonra bizimkiler öncekinden de deli oldular. Deminkinden bin kat beter halde, sanki koca gezegeni yörüngesinden etmek ister gibi yeri dövmeye başladılar.
'' Neden olacak, diğer zürafalar içinde o kadar kısayız ki, bizle gidip basketbol oynayın diye alay ediyorlar. '' Acı çığırışlarından, sözcükleri pek zor seçilebiliyordu. '' Sen de gelmiş yaramıza tuz basıyorsun, senin hiç acıman yok mu, gaddar insanoğlu!? ''
O böyle deyince utandım tabii. Aslında hiç gaddarlık gibi bir hevesim yoktu, tam tersine onlara yardım edebilir miyim diye düşünüyordum.
'' Gelin beraber öğle yemeği yiyelim ha, bu belki size acınızı unutturur. ''
Önce hiç beni duymamış gibi dövünmeye devam etseler de, sonradan ben yiyecekleri ortaya döktükçe birer birer susup; yanıma aktılar.
'' Heybende ne var, gaddar oğlu gaddar? '' dedi biri.
Eh, ben oyun oynanacak biri değildim elbet.
'' Karabiberli süt var, ama sizin için içine biraz da havuç koyarım, bakarsınız bu  kısacık boyunuzu uzatır! ''
Tabii ben bunu söyledikten sonra ortamı bir görmeliydiniz. Yeryüzü yeryüzü olalı böyle göz yaşı görmemiştir. Elbette bana atfettikleri şu gaddarlıktan olacak, dayanamadım ve onların göz yaşında bir güzel yıkandım. Öyle temiz olmuştum ki...

'' Kendinize iyi bakın nankörler! '' diye bağırdım giderken. '' Ben gaddar olabilirim ama sizler de nankörsünüz! ''
Bardağımda ki karabiberli süt neredeyse bitiyor. Birazdan soyunup, kazdığım çukurda ki geçici yatağıma gireceğim, tahmin ediyorum bunu okuduğunuz o masum dakikalarda siz de iyi bir uyku diliyorsunuz. Hepinize mutlu geceler.


3. Gün...


Bugün sabah uyandığımda havada garip çeşitlere bürünmüş çokça bulutla karşılaştım. Onların seyrine uzun süre doyamadım, öyle ki, bulutların o şinasi sihrinden kurtulup kendime gelebildiğimde; güneş neredeyse bir dağın ardına yitip gidecekti.

Bu müthiş seyri zevkin üzerine, çok dalgın bir ruh haliyle yürümeye başladım. Öğleden beri bir şeyler yemediğimden olacak, akşamsütü'nü akşamüstü içsem mi dedim kendi kendime ve bin yıllık bir aile geleneğini bozarak, akşamsütümü akşamüstü içtim.

İsterseniz, size biraz da bugün karşılaştığım nice manzaralardan haber ileteyim. Burası, şimdi gecenin zifiri karanlığında pek belli olmasa da, kızıl bir toprağın tüm yeryüzüne hakim olduğu, devasa ağaçları andıran yüzlerce küçük, dik yamacın ve dikenli çeşit çeşit garip otun bulunduğu; ıssız ve kurak bir vadi.
Bu dikenli otlardan pek çektim bugün. Önce dedim ki acaba bu otları yiyebilir miyim?
'' Bu yakıcı güneş sana çok eziyet ediyor olacak, kabarık ve koyu bir bulut dilerim sana; dikenli ağaç. ''
Garip bitki önce bana cevap vermedi. Sanırım yabancılarla konuşulmasına izin verilmeyen küçük bir çocuk bitkiydi henüz, zira bunun boyu benden bile kısaydı. Ama neden sonra, dili bir açıldı ki, hiç sormayın gitsin...
'' Ben bir ağaç değilim ve hüzün beyazlığını da hiç istemem. Olsun ki şu güneş gibi gökte bir pare, bizim gibi nice yalnız kendine bir yoldaş bulsun! ''
'' Sen yağmurun güzelliğini hiç tatmamışsın alacam, derim ki sana; bir görsen şefkatini gökten inen suyun, kalbin nice kabarır huzurdan; bir tatsan ki tertemiz suyun tadını, ağzın ne şenlenir bu mazlumun çokluğundan. ''
'' Eh, bu kadar hoş sohbet yeter insanoğlu. Ne diler, ne beklersin benden? ''
'' Bana verecek temiz bir meyven dilerim, '' dedim. '' Bir de dikenlisinden bir öğüt ve sabırlısından bir öykü. ''
'' Benim meyvem sana yaramaz kor yürekli insanoğlu. '' dedi. '' Benim öğüdüm seni öğütmez; benim öyküm seni diriltmez. ''
Bu kadar yüksekten görmek yeterdi. Ona hakikatli bir ders vermenin zamanı geldi diye düşündüm.
'' Benim iki bacağım var bunlarla dünyanın dört bir yanını gezerim, köksüz zerzabat! '' diye kızdım. '' Senin ise burada tüm gün güneşe avanaklık etmekten başka bir avaren yok! ''
'' Çok aptalsın insanoğlu. '' Kıs kıs güldü.
'' Çok yalnızsın şapsal! '' Deli ediyordu beni. Heybemden sulandırılmış kivimi çıkardım ve üstüne boca ediverdim.
'' Aa .. '' diye bağırdı. '' Benden hemen af dileyip üzerimi temizlemezsen, sana öyle bir acı yaşatırım ki..! ''
'' Senin bana yaşatabileceğin acı, en fazla rüzgarımı kesmen olur gudubet! Onu yapacak heybette yok sende!''
'' Böyle mi sanırsın? ''
'' Evet böyle sanırım. ''
'' Burada benden nicesi var bilir misin? '' Kendine güveni yerine gelmişti meydubenin. '' Sana yolunu bir kaybettirirsem, kendini ne ala sanırsın ha? ''
Bu sözlerinden öyle korktum ki! Derhal af dilemeye yanaştım. Ancak üstüne bir de üstünü temizlememi istiyordu. Ve, açıkçası bu beni berbat korkutuyordu.
'' Üstümü temizlemezsen olmaz. ''
'' Yok kabul edemem! ''
'' Yolun yoktur insanoğlu! ''
Gibi nice korkunç sözlerden sonra, üzerini temizlemeyi kabul ettim. Heybemden mendilime uzandım.
'' Altlarımı da sil! ''
Tam altına inmiştim ki, bu hakikat ucubesi üzerime kapandı. Acı içinde çığrıştım.
'' Seni soyu sopu devrik nice alem fahişesi, seninle böyle mi anlaşmıştık!? ''
'' Şimdi sen yoluna, ben yoluma insanoğlu. '' dedi. '' Hadi var git artık. ''

Ondan bayağı sonra uzaklaşmışken, gözyaşlarım acımdan şıpır şıpır toprağa düşmekteydi. Ama bundan kötüsü, sözyaşlarım yüreğimi dağlıyordu. O vahşi yaratığa bir cevap verememiş olmam, yüreğimi burkuyordu.
Neden sonra, bu hakikat ucubesine iyi bir ders verebilirim dedim ve çantamdan uzunca tülbentimi çıkardım. Gittim bizim alem fahişesinin üzerine örtüverdim.
'' Neler oluyor! '' diye çığlık attı bizim ki. '' Işığımı kim kesti, ey seni gaddar oğlu gaddar insan, bu yaptığın sihrin adı nedir? ''
'' Bu bir sihir değil. '' dedim sakince. '' Şimdi arkadaşlarına seslenip bana yolumu da kaybettiremezsin! Bu tülbent sonsuza değin senin üzerini dağlayacak! ''
Korkunç ağlamalar başladı sonunda. Bu hakikat gudubesi fena ses yapıyordu.

O garip bitkilerin tümünden kurtulduktan sonra, tülbentin ucuna bağladığım ipimi uzunca bir süre çektim ve sonunda tülbentim ileriden gözüktü.
Güneş yarın o garip dikenlinin üzerine doğacak.
Güneş yarın benim de üzerime doğacak.
Ve güneş yarın sizin için de doğacak saygıdeğer okur. Bunu bilen çok az kişi var.


4. gün...

Bugün dedim ki kendi kendine, bir denize mi gireyim, ne. İster miyim yüzmek, yosun tarlalarının; çeşit dolusu balıkların arasında yüzmek?

Bir karar veremedim. Ve ben bir karar verememeyi hiç sevmem. Küçükken Mute Teyzenin kocası Yumi Bey demişti ki; en kötü karar bile kararmaktan iyidir. Ben kararmayı da pek sevmiyorum. Yani tamam, karaderililere bir garezim yok da, ne bileyim, benim hoşuma gitmiyor güneşte peril peril uyumak.

A dedim sonunda kendime. Ben bir karar üzerinde uzlaşmaya çalışıyordum ama acaba bu neydi. Bulamadım mı bir türlü. Neydi neydi derken karşıdan bir Musak geldi. Şimdi siz soracaksınız bir Musak ne? Bir Musak, değerli dostlarım, garip bir yaratıktır. Küçük ve şişko bir domuz gibi minicik ayakları vardır ama yere basmaz. Koca bir boğanın boynuzlarına sahip olsa da çiftelemez. Bir Musak dostlarım, en başta faydalı bir dosttur. Zira pek konuşkandır bu tarihin unuttuğu yaratıklar.

'' Sen ki gelir geçersin yolumun üzerinden, can tatlısı; gün balı Musak, ver benim soruma bir cevap. Ve et beni kendinden daha Musak! ''

Musak, ben böyle deyince bir keyiflendi ki sormayın. Şunun keyfine de bak hele, geldi iki yanağımdan şapır şupur ıslak ıslak öptü.

'' Ben istemem senin salyalarını tatlım Musak. Vereceksen ver, yoksa eyleme beni yolumdan ırak! ''

'' Tamam, tamam kızma. Senin sorunun cevabı benim bir uzvumda saklı seni gidi öpücük belası küçük insanoğlu. '' Kanatlarının altından siyah bir şişe çıkardı. '' Hah, iç bunu şimdi. ''

Tam elimi uzatıyordum ki, şakkadanak diye bir şey hatırladım. Yahu, sayın okuyan, yahu ben sorumu filan sormamıştım ki ona! Nereden bilecekti bir doktor, kendisine gelmeyen bir hastanın tedavisini.

'' Ne iş olacak bu, bilge Musak? '' dedim şaşkın ve arsız bir halde. '' Ortada bir soru yokken, sende cevabı hazırdır. Şimdi gökte tek bir yıldız zerresi yokken, sende beyaz diş çoktur. '' -Evet tam iki yüz kırk iki tane dişi olurdu Musakların.

'' Al.. Al... '' dedi öksürerek Musak. Bu hali tam bir büyükbaba tavrıydı. Onu kınamadan edemesem de, beni fazla konuşturmadan, '' Al, al.. ! '' dedi. '' Kafamın tasını daha fazla attırma! İç şunu dedim sana. ''

Halbusem bizim ailede karabiberli süt ve limonlu sade kahve dışında pek bir şey içen olmazdı. Reddettim şiddetle. Aile geleneklerimize uygun olmayacağını belirttim.

Ve..

Ve musak! Ve musak küfretti saygıdeğer küfürdinleyicileri. Bu aşağı soylu ırkı bitik yaratık; geldi bana küfretti. Ağzından bir geminin bataryasından fırlayıveren top tanesi gibi çıktı sözler ve bu aşağılık yaratık bana bir ağız dolusu sövdü.

'' .... .... ...... tamam mı? .... ..... .... yetti mi? ..... ..... ...... ''

Dalaştım onunla. Yer misin yemez misin diye bir giriştim ki sormayın. Amacım bir tarafını eline vermekti, eğer bana içirmek istediği şişe fırlayıp bir ağaca çarpmasa...

Ağaç uykuda olmasın mı uykucu okuyan. Bir uyandı bizimki. Ve, uyanık okuyan, o konuşmaya başlar başlamaz yuttum küçük dilimi.

Ağaç tam anlamıyla manyak çıktı ve benim düşüncelerimi saymaya başladı! Önce dedi ki, ben denize girse miymişim. Bak bak sen şuna, tam benim ağzımdı bunu konuşan. Ama ağaçtı işte. Ağaçtı sesleri çıkaran. Düşündü, düşündü; sonunda kavunlu bir kerata gibi yüzüme dikti gözlerini.

'' Sen miydin o? '' diye sorguladı beni. '' Sen miydin zihnini okuduğum? ''

'' Ne küfrediyorsun ya!? ''

'' Sen miydin dedim! '' Ağaç kızıyordu ama yok, yani neydi bu, daha fazla sövgü kaldıracak değildim. Gittim şişeyi ağacın dibinden aldım ve bir dikişte kafaladım. Ve kafasız okuyan, ağacın kafasına giriverdim! Onun düşünün ortasına düşüverdim!

'' Sorgulama beni, sorgulama beni diye canhıraşıyordu bir yandan - ben de mi böyle etmiştim acep? - Bir yandan da yakın geçmiş zaman üzerinde kafa yoruyordu ağaç. Çok yakın gibiydi bu ve oh, Tanrım, hatırladım. Bu ağacın son düşündükleri, oh olamaz, bu ağacın son düşündükleri iki yüz küsur sene önceydi, oh Tanrım.

O gün kaçamak yaptım oradan ve dedim kendi kendime. Kaç haydut, bırak denizi, kurtar paçayı.
Şimdi ne garip ama bir de ne işe yaramaz gün olduğunu, ancak anlayabiliyor kafam.
Ve uyuyacağım şimdi.
Hadi sen de uyu, seni değersiz ve uykucu okuyan.


5. gün

Bugün öğlene doğru güneşten kopup gelen arsız bir gün ışınının bela okumasıyla açtım gözümü, canım dünyama. Güzel hissediyordum ve açtım. Açar açmaz çantamı, baktım kalmamış içinde hiç sakız salamı. A olmaz dedim kendime, ne etmeli bunun üzerine.

Aç aç yola koyulmaya hiç içim elvermedi. Ben de dedim ki karnımı doyurayım. Ama nasıl, yoktu çantamda bir halt; karnıma yaraşır. Bekledim sabırlı okuyan, o kahpe güneş ışınları altında, benden gölgesini bile esirgeyen yaşlı ağacın kanatları altında bekledim. Biri gelip geçse de, beraber yemeklesek diye bekledim.

Yıldızlar kararırken bir Tanrıça geçmesin mi yolumdan! Hem de ne Tanrıça! Başında gümüş beyazı bir taç; omuzlarından sarkan ay grisi bir elbise. Bu, bu değerli okuyan, o güne değin gördüğüm en güzel Tanrıçaydı. Gerçi daha evvel bir Tanrıça filan görmüş de değildim ya...

'' Ne geçip gidersin bir bakış atmadan güzeller güzeli Tanrıça! '' diye seslendim ona. '' Bana başındaki taç, bense senin heybendekine muhtaç! Gel, eyleyelim birbirimizin gönlünü hoş; sonra sen var git yoluna, koş! ''

'' Nereden çıkardın bilmiyorum ama ben bir Tanrıça değilim. '' dedi arsız arsız gelirken yanıma.          '' Heybemi seninle paylaşırım, ama korursan beni bir uykuluğuna. Saklarsan tükenmez sabrının altında! ''

Gözleri o denli ruhsuz bakıyordu bana, dedim, bu Tanrıçanın benim sabrıma ihtiyacı; benim bir ekmeğe ihtiyacımdan fazla. '' Gel hele sabrım altına Ruhsuz Tanrıça! Gel ki koruyayım seni cesurca! ''

'' İstemez cesurluğunu filan! '' demesin mi? Ne kızdı ama! '' Vereceğim sana istediğin kadar yiyecek, sense karşılığında başımda bekleyecek. Görürsen bu yana yaraşan biri, uyaracaksın hemen beni! ''

Açtım. Ne yapayım, ettim kabul. '' Toprak peyniri var mıdır heybende sevgili Tanrıça? Ya, güneş ekmeği ? Ay lokumu ? ''

Ne hikmet ki hepsi vardı. Hepsinden de ikişer parça verdi. Sonra beni tembih etti, en sonunda yorgun argın uyuklamaya gitti.

Tam yemeğime başlayacaktım ki, karabiber istemeyi unuttuğumu akıl ettim. Ama sonra ne düşündüm. Uyandırırsam ben bu dünyalar güzelini, okur kendi kadar güzel, canıma! Sessiz sessiz elimi attım heybesine. Olmazdı benden sessizi bu işler için ama ne olduysa çıktı bir gürültü namussuz heybeden!

Uyandı bizim gezegenler güzeli. '' Sen! '' dedi. '' Sen ne halt ettiğini! ''

Ayyh, şimdi uzun kuyruk bir midillim olsaydı da kaçabilseydim diye geçirdim içimden. Bu kadının gözlerinden ateşler fışkırıyordu zira. Öldürecek, daha kötüsü kesecekti beni!

Ve şaşırmaz okuyan, o an işittim uzun kuyruk midillinin tanıdık sesini ardımdan. Hemen gelivermiş, sanki göklerden bir Tanrı içimi okumuştu. Ben anlamadan ne olduğunu daha, midilli atıverdi beni sırtına.

'' Bırak! '' diye bağırdım elime yapışıvermiş olan heybeye, ama bu namussuz kere namussuz bırakmıyordu peşimi ve bir de elimi.  '' Ya bırak, git hele asıl sahibine! ''

Bir ses yükselmesin mi yine bizim heybeden! '' Ben bana dokunanı tanırım sahip diye, ve sendin beni ayıran kendine ! ''

Uzun kuyruk midilli ben daha gitmesini arzu etmeden koyuldu yola. Aklımdan geçirdim o an, kendi parçalarım, onlar kalacak!  Ve noldu biliyor musun, pek cahil okuyan, kendi parçalarım uzun kuyruk midillinin arkasına takılıverdi!

Arkamdan duyarken dünyalar güzelinin hıçkırıklarını, geçirdim aklımdan onun böyle üzgün olmamasını.

Ve ne olduğuna akıl erdiremezken ve bir de güneye seyrederken, işittim ardımdan dünyalar güzelinin kahkahalarını !



6. gün...


Çığlıklarla uyandırıldım çığlıklarla..:!
'' Heyoıoıoıo... '' diye uzayan giden bir kartal çığlığıydı bu. Bu şebelek, av bulmak bir yana, gökte gönlünce dans ediyor olmasın mı? Av bulacağım diye beni uyandırsa çok kızardım ya, dans etsin önemli değildi. Uyanırdım. Hepiniz uyanın.

Bu kartal gözden kaybolduğu sıra, ne hikmetse karnım aç değildi, napayım ya bugün dedim kendime. Bilirsiniz ben yürürken hep yürümem. Tamam İtalya'ya doğru -sahi İtalyaydı di mi?- tatlı bir yürüyüşe çıkmış olabilirim ama bu hep de yürümek zorunda olduğum anlamına gelmez. Felsefecilerin, bisikletçilerin ve çöp çatanların 'yolda olmak' deyimi beni fazla alakadar etmiyor. Kafam da pek almıyor zaten bunu, uzuun ömrümce kütüphaneler dolusu kitabı yalayıp yutmuşsam da, buna pek akıl fikir çatal erdirebilmiş değilimdir. Yani olmamalıyım da. Yolda olmakmış. Peh.

Kartal gitti bir ceylan geldi. Karnım aç değildi. Zorunda olduğum hiçbir şey yoktu. Ölmek kaygısı zamanımın değerini artırıyor değildi, zamanımın bir değeri de yoktu ya. Neydi, bir gün sayılı günlerim bitecek diye o sayılı günleri 'dolu dolu' geçirmeye niye çaba edecekmişim. Pyrrhonistim bir kere ben. O ne demekse.

Eh öğlene doğru güneş de yakıcı olmaya başlayınca, dedim bir nehir bulup yüzeyim. Görürsem balina izleyeyim. Duyarsam develeri dinleyeyim. Nehirde balina neyse de deve biraz ender bulunurdu. Bir kere, bu hayvanlar yüzmeyi seviyor değildi. Bir ikincisi develer hayatları boyunca pek ender bir nehirle karşılaşıyor olurdu. Şimdi durun da bir düşünün, ömrünüz boyunca mevsimden mevsime gördüğünüz ve her gördüğünüzde gayet uysal, gayet başı bağlı olan bir varlık, evet sudan bahsediyorum, amacı neyse kendine bir yatak bulmuş, canhıraş ve çığlık çığlığa akıyor olsun. Ne yani şimdi bu. Bir deve, en başta bir nehri tanımaz, yani onun sudan olduğunu bilmez. Bir deve, susuzluktan geberecek dahi olsa, Aman Allahım bu görülmüş şey midir, gidip de bir nehirden su içmez. İçiremezsiniz. Bu Tanrıların koyduğu bir kural olmasa gerek. Freud'un da koyduğu bir kural olmasa gerek. Belki Munch...

Tembelliğime iyilik sağlık, ben böyle aylak aylak yatarken bir de ne göreyim! Uzaktan kocaman dinazorlara binmiş üç başlı develer geliyor olmasın mı? Aman Allahım. Yattığım yerden doğrulmamla, bu da neyin nesi ya diye bağırdım. Tek kelimeyle, korkunçtu. Şimdi iki dakika düşünün, siz devesiniz; bir, dinazorların tepesinde ne işiniz var, iki bir deve niye bir dinazoru taşıt aracı olarak kullansın. Hele de bu dinazorlar açlıktan salya savaşları verirken...

Tabii daha ben ayaklanamadan o devasa ağaçların arasından koşup gelen o devasa dinazorlu develer yanı başıma geliverdi.

'' Siz ki şu armut sapı kadarlık ömrümde gördüğüm en garip ikinci şeylersiniz, söyleyin hele başımda dikilip ne edersiniz? ''

Dinazorlu develerden biri, ta küçük tepeciklerin birine  kadar uzanıyordu boyu, öne çıktı ben konuşunca. '' Kim o ya? '' dedi hadsiz hadsiz. '' Kim o ya, kim konuşuyor böyle. Derhal karşıma çıksın! ''

Bunun üzerine aldığım taşı tuttuğum gibi başına çaldım koca yellozun. Hayvana bak, gelmiş rahatımı bozuyor, bir de yetinmeyip arsız arsız konuşuyordu. Hadsizler ordusunun arsız komutanı, şuna da bak hele!

'' Sus bakayım sen! '' diye haykırdım bizim arsız komutan attığım taşı serçe parmağıyla kovuştururken. '' Hem bilmezsin gün görgü, hem de beklersin yün örgü! Benden alacağın tek şey, seni gidi ne ettiğini bilmez devasa yaratık, bir avuç sövgü ! ''

Deve dinazorunu ayaklarım dibine çökertti. Kendisi de, Venüs de dahi hayret uyandıracak şekilde kayarak aşağı indi. Bu, en başta hiç cinsine layık olmayan bir deve olsa da, artık gözüme o kadar düşman canlısı görünüyor değildi.

'' Benim senden istediğim tek şey o. '' dedi usulca. '' Canını almak, erzağına konmak istemiyorum insanoğlu. Vereceğini ver gideyim... ''

'' Seni gidi sünepeler imparatoru. Seni topraklar reddi, göklerin tükürüğü; sen ki ne idüğü belirsiz garip bir bozuntuya uğramış kafasız çöl yaratığısın, kim devesin ki benden bir şey isteyesin. Var git yoluna, kılıcımın onuru bir yerine değmesin! ''

'' Bunu sen istedin. '' dedi klişeler artığı ve eliyle havadar bir işaret yaptı. Yani şimdi cidden bir duralım, yahu sen çöllerde tüm gün ot, diken; çer, çöp dilenen çirkin teneke, bir söyle bakalım ne oluyor bu işaretler. Kim deve oldun ki gelip benim önümde yıldızlaşmaya çabalıyorsun. '' Getirin kaşığı. ''

Aman Allahım bu tanrıparçacığı eksik yüreksiz ve bir o kadar da gaddar yaratıklar, bir kaşık karabiber neyin getirmesinler mi? Bir kaşık diyorum, bir kaşık karabiber. Yanında, Aman Allahım, bir koca denizanası bardağı dolusu süt, Aman allahım, gel de yürekten ölme!

'' Bırak onu, bırak yere! '' diye çığırdım. '' Alacağını al da haydi git yoluna. Çıkma bir daha, yoksa deşerim alnını, karşıma. '' Ben böyle düşününce elimde bir tornavida olsun diledim ve aklıma esti gürledi ki heybemde bir yıldız tornavida olacaktı. Yani o da ne alakaysa birden aklıma gelivermişti işte.

'' Git de heybeme bir bak bakalım. '' dedim. Bu deliler benden ne alacak bilmiyordum ancak bildiğim bir şey vardı ki, tornavidayı gördüklerinde, analarından doğduklarına pişman halde, gelip önümde diz çökeceklerdi. Yani ben bunu hayal ediyor ve istiyordum. '' Orada uzunca bir şey var, git getir bakayım bana onu. ''

Ve dediklerimin aynısının tıpkısı olmasın mı? Bu deyyusu gidikler bağıra bağıra, etekleri yana tutuşa bastı topuğu heybemi açınca. Yani neydi şimdi bu, tamam oturup üzerine kafa yoracak değildim de, niye bu kadar garipti bu akşamüstü ediciler. Bir gariptiler yani. Hem de bayağı bir gariptiler.

Onlar böyle uça kaça, ite kaka kaçınca naptım ben de. Aldım karabiberli sütümü, geride bıraktıkları vegan dinazorlar ile paylaşana kadar içtim. Bir de üstüne onlara bir şiir okudum. İncecik melankolisiydi yalnızlığının. Yani.