?

?

7 Şubat 2016 Pazar

Apartman

Ölüme ne zaman üzülmeye başladık? İlk insan öldüğünde, çoğu kişi ölen ilk insanın Habil olduğunu söylüyor. Onu örnek verelim mesela… O öldüğünde üzüldüler mi? Ya da onu öldüren kardeşi ölümün bir cezalandırma olduğunu nereden çıkarttı? Her gün milyonlarca insan ölüyor. Nereden bildiğimi geçelim şimdi, ölüyoruz işte. Hasta oluyoruz, kaza yapıyoruz, depremler oluyor, yangınlar çıkıyor; bir şekilde ölüyoruz.  Ölümle halat çekmece oynuyoruz. Ne kadar asılsakta iğrenç ellerimizle halatı, kaybediyoruz. Üzülüyoruz elbet. Üzülmeyi öğrenmişiz bir ara…

   Her hafta cumartesi günü geliriz buraya. 8 katlı bir apartmanın çatısındayız, Ana ile birlikte 6 kişiyiz. Bu hafta bayağı güzel bir hava var. Yolda gelirken derede yüzen çocuklar görüyorum, az ötelerinde suya kafalarını sokup çıkartan ördek sürüsü var. Gerçi kaz da olabilir onlar, ördek ve kazların ne farkları var bilmiyorum. Çocuklar birbirlerine su atmaya devam ederken ördek/kazlar derenin karşı tarafındaki ağaçlara sinir bozucu bir hızla ilerliyor. Onları izlerken ayağım toprak yolda bir taşa takılıyor, sendeliyorum.  Yürümeye devam ediyorum. Güneş karşıdan vurduğu için o tarafa bakmak gerçekten zor ama apartmanı görür gibi oluyorum. Yolda diğerlerinin hiç birine rastlamadığıma göre ya bugün geç kaldım ya da erken çıktım evden.  

   Apartmanın girişine geliyorum. Yerde bir ceset görüyorum, iyice kurtlanmış, kokusu iyice ağırlaşmış. Yaklaşıp yakından bakıyorum. Anlaşılan sol kolunu bir hayvan kopartmaya çalışmış. Kolun tamamı olmasa da elle birlikte az bir kısmı iyi bir akşam yemeği olmuş. Ceseti bırakıp merdivenlere yöneliyorum. Sonradan terk edilmiş bir apartman değil burası. Hiç bitirilmemiş. Dışarıda çimento karılmış ancak o bile kullanılmamış. Üst üste dizilmiş tuğlalar çıplak çıplak duruyor. Yaşama uzak bir yerde apartman. Arabanın gelebileceği yolların ötesinde, yürümenin göze alınamayacağı bir yerde.

   Geç kalmışım. Herkes yerlere oturmuş beni bekliyor. Hiçbirinin adını bilmiyorum. Birbirimize seslenme ihtiyacımız yok, sadece sürekli tül elbiseler giyen 30’lu yaşlarında ve her şeyin başı olan kadına Ana diye sesleniyoruz. Tahta bir merdivenle çatıya ulaştığımda beni görüyorlar. Ayağa kalkıyorlar. Tamamlandığımıza göre başlıyoruz.

   Ana, teyibi yere koyuyor. Etrafında halka oluşturuyoruz. Ana teyibi açıyor. Ah, ölmek için ne güzel bir şarkı.

‘’This is the end, beautiful friend
This is the end, my only friend, the end.''
  
   Ana tam karşımdakiyle başlıyor. Adama sarılıyor, boynundan öpüyor, salınarak dans ediyor. Geçiyor arkasından sarılıyor ona, saçlarının arasına parmaklarını sokuyor, kulağına yaklaşıyor, saçlarından ne yaptığı görünmüyor ama kulak memesini yalıyor olsa gerek. Bir diğerine geçiyor, bir kişiyi atlıyor arada. Sırayla ilerlemez zaten, rastgele birini seçer. Onunla hüzünlü dansını yapar. Birkaç kişiyi atlayıp bir kadına sarılıyor şimdi. Göz kapaklarından öpüyor onu, saçlarından tutup kafasını arkaya yatırıyor boynunu yalıyor. Onu da geçiyor, etrafına bakıyor, ince dudaklarında muzip bir gülümseme…

‘’Father, yes son!
I want to kill you,
Mother,
I want to….’’

   Ana, herkesi geçip bana geliyor. Eğiliyor, elleriyle ayaklarımdan başlayıp yukarı doğru geliyor. Boynumu sıkıyor soğuk elleriyle. Çenemin altını öpüyor. Dudaklarıyla kesilmemiş sakalımda geziniyor. Çenemden sağ kulağıma kadar dudaklarıyla ilerliyor. Kulağımı dişlerinin arasına alıp hafifçe ısırıyor.

‘’This is the end, my only friend, the end
It hurts to set you free’’

  Gittiği yolu geri dönerek tekrar çeneme dönüyor, hafifçe yukarı doğru ilerliyor ve öpüşüyoruz. Gözümden bir damla aşağı, dudaklarımıza doğru süzülüyor. Sonunda seçiliyorum. Dudakları soğuktan kurumuş, sertleşmiş. Elimle boynunu tutmaya çalışıyorum, elimi tutup aşağı indiriyor. Sertçe ısırıyor alt dudağımı, sonra dilini ağzımın derinliklerine sokuyor. Kendi dilim hiç zorluk çıkartmadan ağırlıyor onunkini. Beraber yanaklarımı, damağımı dolaşıyorlar. Ana geri çekiliyor sonra, gözlerini hiç böyle gördüğümü hatırlamıyorum. Güneşle birlikte parlıyorlar, bir damla göz yaşını bağışlıyor o da.


  Arkamı dönüp bana en yakın kenara doğru ilerliyorum. Arkama bakmadan boşluğa bırakıyorum acizliğimi. Ölüme o kadar yakınım, ölüm o kadar gerçek ki. Üzülmeye veya başka hiçbir duyguya vakit ayıramadığımı sanıyorum ama dudaklarım hafifçe gülümsüyor. Sonunda…  Sonunda boşluğun tadını çıkartıyorum.