Stockholm hava sıcaklığını iliklerinize işletecek kadar soğuktu. Buz gibiydi. Havada dönen kristal taneleri, üzerinize doğru uçuşan samuray kılıçları gibi görünüyor, vücudunuzun açıkta bulunan herhangi bir bölgesine dokunduğu anda da, bir kılıçtan daha çok can acıtıyordu. Doğrusu, hava sizi bin parçaya ayırmaya çalışıyordu sanki. Buz kristalleriyle!
Eski model otobüsün içinde, her zaman oturduğum yere oturmuş, her zaman düşündüklerimi düşünmüştüm. O tamir edildikçe ısrarla tekrar bozulan gıcırtılı otomatik kapıya bakarak, otobüsün 70'lerden kalan o yorgun sesine kulak vererek. Otobüsün bir durup, bir kalktıkça; yaşlı bir çiftçi gibi tıslamasına bitiyordum. Diyeceğim o ki, o otobüsten delice bir zevk alırdım. Her zaman böyle yapardım zaten, bunu söylemiştim değil mi? Kendimi vurmamam için yani! Ağzıma o tozlu namluyu sokup, tetiği çekmemek için! O lanet kapıya bakmaktan delicesine bir zevk alırdım. Tetiği çekmemek için, her neyse..
İneceğim durağa yaklaşırken, yüreğime korkunç bir heyecan oturmaya başladı. Yani, size o anı tam olarak nasıl aktarabilirim bilmiyorum ama, en azından kalbimi o her zaman ki yerinde hissetmediğimi söyleyerek başlayabilirim zırvalamaya. Gerçekten de kıyak bir şeydi bu, içime resmen son hızda çalışan bir fotokopi makinesi girmişti! Yüreğim burkuluyor, içimde ki yokluk kendini dışarı vurmak istiyordu..
Can acıtan delice bir yakarıştı bu. Ruhum kendini özgür kılmak için, bedenimi parçalamaya çalışıyordu.
Sonunda daha fazla dayanamadım ve otobüsün soğuk demirine tutunup zorlukla ayağa dikildim. ''İneceğim..!'' diye bağırdım '' İnmek istiyorum!''
Kuşkusuz otobüste ki tüm herkes bu halimden korkmuştu. Zira bir elimi yaralanmışım gibi kalbimin üzerine koymuş, diğerini ise ayakta durmamın tek yolu buymuşçasına deli gibi demire dolamıştım. O soğuk demiri öyle sert sıkmıştım ki, birkaç saniye sonra parmaklarımdan birinden 'gerçek' bir acı duydum. 'Sonunda' diye inledim kendi kendime. 'Sonunda' gerçekten yaşadığımın bir kanıtını bulmuştum.
?
24 Kasım 2015 Salı
İyi olan Kötü'dür?
Hafif bir nisan yağmurunun ıslattığı arnavut kaldırımlara, gece henüz yeni yeni düşmekteydi. Binaların varlığından dolayı artık asla görülemeyen güneş, uzakta ki yabani bir dağın ardına aheste aheste batmaktaydı. Aşağıda, şehrin boğucu buhranı arasında 'yoğunlukları' ve de 'meşguliyetleri' yüzünden boğulmak üzere olan insanlara nazaran, daha çok Eski Dünya'dandı. Daha çok yaşıyordu. Daha çok vardı.
Düşüncelerim deliceydi. Bir anlığına gelişmiş ancak sanki sonsuzdan beri varmışçasına aklımda yer etmişti. 'Sonsuzdan beri?' Sonsuzdan beri de neydi? Aslında..
Aslında aklımda olan düşünceler gerçekten de 'sonsuzdan beri' mevcuttu. Doğduğum topraklar, on dakika erken gittiğim için arkadaşımı beklerken okuduğum o dergi, uykumun kaçması dolayısıyla televizyonda gördüğüm haber..
Tamam. İnandığım olgular karmaşık. Biliyorum. Ancak ben 'tane tane' anlatmayı pek beceremem. Az söyle çok şey söyleyemem. Beni anlaman için, önce beni okuman gerekecek. Hazırladığım tuzak, patlattığım bomba ve kurşunlara boğduğum insanlar. Ve de daha da önemlisi, hiçbirini gerçekte tanımamam. Hiçbirine içten bir kin gütmemem. Sahi..
Sahi, kafam mı karışık? O yüzden mi düşüncelerim bulanık, gri? Yok, olan sadece var olmak mı? Yoksa kader? Peki ya yaratan?
Of tamam, dinle; her şeyi en başından anlatacağım. Ve inan, noktasına kadar doğruyu yazacağım. Bir canlı bombanın psikolojisine gireceksin, anlayabiliyor musun, bu biraz bulanık olacak?
Sadece biraz da. Sahi ben neredeyim?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)