Gece güzeldi.
Gece hep güzel olurdu ve bugün de o hep’likten bir gündü. Hep, hep güzeldi.
Gece hep’ti. Hep de, gece de güzeldi. Gece hep’ti…
Yaşlı otopark
görevlisi, gecenin derin sessizliğini ritmik şekilde bölen ağır adımlarıyla,
bütün bir geceyi geçireceği görevli kulübesine doğru yaklaştı. İleriden yaşlı
kavak ağaçlarını yalayıp geçen rüzgarın elzem sesi geliyordu. Elzemdi, çünkü bu
yaşadığına bir işaretti. Yaşlı adam bunu yıllar içinde anlayabilmişti.
Nihayetinde, kulübeye
birkaç adımlık yolu kalmışken durakladı. Boynunu doksan derece geri gidecek
şekilde oynattı, gözlerini göğe; oranın uçsuz bucaksızlığında kavrulan
yıldızlara dikti. Ruhu o her zaman ki tuhaf hale büründü. Asteroid b-612’yi,
her gün temizlenmesi gereken üç küçük yanardağı ve evcilleştirilmesi muhakkak
olan gülü düşündü.
Yıllarca
baobap ağaçlarıyla boğuştuktan sonra, artık kendi ruhunu evcilleştirebilmiş
olduğunu düşündü. Ve gülümsedi.
Dışarıda hava o
kadar soğuktu ki, kulübenin camına parmaklarını vururken, sanki koca birer buz
dağına dokunmuştu. Değil camlar, cebinin kuytu ve ıssız köşesinden çıkardığı
anahtarları bile buz kesmişti. Hava öyle soğuktu yani. Buz gibiydi.
Anahtarlarını
mükemmel bir birlikteliğin bozulmaz düzenine vakıf olarak kilite soktu. O soğuk
anahtarları bir an önce bırakmak istediğinden, hızlıca döndürdü ve kapı
gıcırdayarak açıldı.
İlk an da
burnuna içerinin çürümüş kokusu vursa da, yine de ‘İyi geceler!’ demekten
kendini alamadı. Sonuçta, içeride ki genç arkadaşı, özgür ruhuna vurulan bir darbe
olarak yedi-sekiz saattir bu kapalı kutunun içindeydi, birazdan da bu çürümüş
havadan kurtulacak; evine ve güzel karısına doğru yola koyulacaktı.
Dolayısıyla
mutluluğuna herhangi bir pranga vurulmaması gerekliydi genç dostunun. Bu, yaşlı
otopark görevlisinin ruhunu evcilleştirmesi sonucu elde ettiği müthiş bir
yetenekti.
Genç,
solmuş yüz rengi ve sıkılmış ifadesiyle ‘İyi geceler.’ dedi. Masanın üzerinde
ki eşyalarını çoktan toplamış, ayakkabılarını tekrar ayağına geçirmişti -para
biriktirdiği için kendine yeni ayakkabılar alamıyordu; eski ayakkabıları ise
ayağını sıkmaktaydı-
Genç,
yırtık deri çantası ve güzel karısının ördüğü eski püskü bereyi elinde tutarak
dışarı çıktı. Saatlerdir bulunduğu sıcak -ama çürümüş!- ortamdan bu alaca
soğuğa -ve pürüzsüz temizliğe!- çıkmak, vücudunda istemsiz birkaç değişikliğe
yol açmıştı. Mesela yüzünün solgun rengi koyu bir kırmızıya dönmüş, burnu taze
bir pancar kadar kızarmıştı. Elleri öfkeli okyanuslar kadar kötü titremeye
başlamış, gözlerinden biri hafifçe yaşarmıştı..
Onun bu tuhaf halini gören yaşlı otopark görevlisi,
sırtındaki kalın deri ceketi çıkardı ve yanından geçip gitmekte olan gencin
omuzlarına bıraktı. Bir an önce oradan uzaklaşmak istermiş gibi bir hali olan
genç adam, omuzlarına sanki kızgın demir ağırlıklar bırakılmış gibi kaçındı
ceketten. Ve ceket, yer çekiminin eşsiz bir gösterisi olarak yere, buzlanmış
çamurun içine düştü.
Yaşlı
adam gencin bu halini daha bir garipseyerek ceketi yerden aldı. Tekrar gence
uzattı. ‘’ Bunu al genç dostum’’ dedi. ‘’ Baksana havaya, buz kesmiş! Benim
sabaha kadar ona ihtiyacım olmayacak, sen al giy onu. Sabah gelirken
getirirsin.. ‘’
Yalnızca
‘’ Te-teşekkürler ‘’ dedi genç adam.
Sonra
da arkasını döndü ve sisin içinde hızlıca kayboldu.