İlk Gün..
Karabiberli sütümden son yudumu alırken, canım aklımda canlanan bu müthiş renkliliğe ayak uyduracak bir şeyler yapmak istedi. Neden sonra ben de İtalya'ya gidebilirim dedim.
Bir on dakika sonra, sırtımda içinde pek fazla eşya olmayan eskimiş heybem, bir elimde üç sene evvelki bugünün gazetesi ve diğer elimde de koca bir bardak karabiberli sütümle İtalya'ya doğru yola koyuldum.
Ya da İtalya'ya gitmek için yola koyuldum. Zira İtalya'ya doğru olduğumdan pek de emin sayılmazdım.
2. Gün...
Bir gün boyunca salına salına yürümenin keyifli bir yanı varsa, bu; size çok renkli düşüncelerin yoldaşlık edecek olmasıdır. Hele de eğer benim ki gibi harika manzaraların arasından geçip gidiyorsanız: Değilmesin keyfinize!
Bugün, yani yolculuğumun ilkten sonra ki ilk günü; başıma size şimdi bahsedeceğim bin bir türlü olay geldi. Sabah, dikenli çalıların arasında; üstüm başım hep yıldız tozuna bulanmış halde uyandım ve de kirlilikten pek hoşlanmadığımdan olacak, hemen en yakın bataklıkta yıkanma kararı aldım.
Ne var ki, içinde bulunduğum ovada değil bataklığa rastlamak, renkli bir okyanus dahi göremiyordum. Burası tamamiyle kuru çalılar ile kaplanmıştı ve bu zaruri ottan bir süre sonra bıkkınlık duyumsadım. Ben de oldu olacak bölgenin yerlilerinden yardım alayım dedim.
Neyse ki bu kez şansım yaver gitti ve az ötede acı içinde ağlaşan dört tane zürafa gördüm. Onların bu eşsiz acılarının sebebini anlamak için de hemen koşarak yanlarına gittim.
'' Ne o canım dostlarım, sizi bu masmavi göğün altında bu kadar çok üzen ne olacak?''
Bu zürafalardan birisi öyle çok ağlıyordu ki, acaba onun gözyaşlarında yıkanabilir miyim diye düşünmedim değil. '' Bize bir acı geldi ki hiç sorma insanoğlu. '' diyebildi sonunda içlerinden biri.
'' Boy sizde, mantık bende. '' dedim. '' Siz anlatacaksınız ki, bende size yardımcı olabileyim. ''
Bu laflarımı duyunca, neden olacak, zürafalar kendilerini yerden yere vurmaya, çığlıklar atmaya başladılar. Bu şiddetli eylem yaklaşık çeyrek saat sürdü. Bir süre sonra sustuklarında, ortalık yağmur yağmış gibi sırıl sıklam olmuştu.
'' Aa siz nice hayvanlarsınız ki boyunuz ta arşa değsin, hiç yakışır mı size böyle hüzünlü göz yaşları?''
Tanrım. Bu sözleri söyledikten sonra bizimkiler öncekinden de deli oldular. Deminkinden bin kat beter halde, sanki koca gezegeni yörüngesinden etmek ister gibi yeri dövmeye başladılar.
'' Neden olacak, diğer zürafalar içinde o kadar kısayız ki, bizle gidip basketbol oynayın diye alay ediyorlar. '' Acı çığırışlarından, sözcükleri pek zor seçilebiliyordu. '' Sen de gelmiş yaramıza tuz basıyorsun, senin hiç acıman yok mu, gaddar insanoğlu!? ''
O böyle deyince utandım tabii. Aslında hiç gaddarlık gibi bir hevesim yoktu, tam tersine onlara yardım edebilir miyim diye düşünüyordum.
'' Gelin beraber öğle yemeği yiyelim ha, bu belki size acınızı unutturur. ''
Önce hiç beni duymamış gibi dövünmeye devam etseler de, sonradan ben yiyecekleri ortaya döktükçe birer birer susup; yanıma aktılar.
'' Heybende ne var, gaddar oğlu gaddar? '' dedi biri.
Eh, ben oyun oynanacak biri değildim elbet.
'' Karabiberli süt var, ama sizin için içine biraz da havuç koyarım, bakarsınız bu kısacık boyunuzu uzatır! ''
Tabii ben bunu söyledikten sonra ortamı bir görmeliydiniz. Yeryüzü yeryüzü olalı böyle göz yaşı görmemiştir. Elbette bana atfettikleri şu gaddarlıktan olacak, dayanamadım ve onların göz yaşında bir güzel yıkandım. Öyle temiz olmuştum ki...
'' Kendinize iyi bakın nankörler! '' diye bağırdım giderken. '' Ben gaddar olabilirim ama sizler de nankörsünüz! ''
Bardağımda ki karabiberli süt neredeyse bitiyor. Birazdan soyunup, kazdığım çukurda ki geçici yatağıma gireceğim, tahmin ediyorum bunu okuduğunuz o masum dakikalarda siz de iyi bir uyku diliyorsunuz. Hepinize mutlu geceler.
3. Gün...
Bugün sabah uyandığımda havada garip çeşitlere bürünmüş çokça bulutla karşılaştım. Onların seyrine uzun süre doyamadım, öyle ki, bulutların o şinasi sihrinden kurtulup kendime gelebildiğimde; güneş neredeyse bir dağın ardına yitip gidecekti.
Bu müthiş seyri zevkin üzerine, çok dalgın bir ruh haliyle yürümeye başladım. Öğleden beri bir şeyler yemediğimden olacak, akşamsütü'nü akşamüstü içsem mi dedim kendi kendime ve bin yıllık bir aile geleneğini bozarak, akşamsütümü akşamüstü içtim.
İsterseniz, size biraz da bugün karşılaştığım nice manzaralardan haber ileteyim. Burası, şimdi gecenin zifiri karanlığında pek belli olmasa da, kızıl bir toprağın tüm yeryüzüne hakim olduğu, devasa ağaçları andıran yüzlerce küçük, dik yamacın ve dikenli çeşit çeşit garip otun bulunduğu; ıssız ve kurak bir vadi.
Bu dikenli otlardan pek çektim bugün. Önce dedim ki acaba bu otları yiyebilir miyim?
'' Bu yakıcı güneş sana çok eziyet ediyor olacak, kabarık ve koyu bir bulut dilerim sana; dikenli ağaç. ''
Garip bitki önce bana cevap vermedi. Sanırım yabancılarla konuşulmasına izin verilmeyen küçük bir çocuk bitkiydi henüz, zira bunun boyu benden bile kısaydı. Ama neden sonra, dili bir açıldı ki, hiç sormayın gitsin...
'' Ben bir ağaç değilim ve hüzün beyazlığını da hiç istemem. Olsun ki şu güneş gibi gökte bir pare, bizim gibi nice yalnız kendine bir yoldaş bulsun! ''
'' Sen yağmurun güzelliğini hiç tatmamışsın alacam, derim ki sana; bir görsen şefkatini gökten inen suyun, kalbin nice kabarır huzurdan; bir tatsan ki tertemiz suyun tadını, ağzın ne şenlenir bu mazlumun çokluğundan. ''
'' Eh, bu kadar hoş sohbet yeter insanoğlu. Ne diler, ne beklersin benden? ''
'' Bana verecek temiz bir meyven dilerim, '' dedim. '' Bir de dikenlisinden bir öğüt ve sabırlısından bir öykü. ''
'' Benim meyvem sana yaramaz kor yürekli insanoğlu. '' dedi. '' Benim öğüdüm seni öğütmez; benim öyküm seni diriltmez. ''
Bu kadar yüksekten görmek yeterdi. Ona hakikatli bir ders vermenin zamanı geldi diye düşündüm.
'' Benim iki bacağım var bunlarla dünyanın dört bir yanını gezerim, köksüz zerzabat! '' diye kızdım. '' Senin ise burada tüm gün güneşe avanaklık etmekten başka bir avaren yok! ''
'' Çok aptalsın insanoğlu. '' Kıs kıs güldü.
'' Çok yalnızsın şapsal! '' Deli ediyordu beni. Heybemden sulandırılmış kivimi çıkardım ve üstüne boca ediverdim.
'' Aa .. '' diye bağırdı. '' Benden hemen af dileyip üzerimi temizlemezsen, sana öyle bir acı yaşatırım ki..! ''
'' Senin bana yaşatabileceğin acı, en fazla rüzgarımı kesmen olur gudubet! Onu yapacak heybette yok sende!''
'' Böyle mi sanırsın? ''
'' Evet böyle sanırım. ''
'' Burada benden nicesi var bilir misin? '' Kendine güveni yerine gelmişti meydubenin. '' Sana yolunu bir kaybettirirsem, kendini ne ala sanırsın ha? ''
Bu sözlerinden öyle korktum ki! Derhal af dilemeye yanaştım. Ancak üstüne bir de üstünü temizlememi istiyordu. Ve, açıkçası bu beni berbat korkutuyordu.
'' Üstümü temizlemezsen olmaz. ''
'' Yok kabul edemem! ''
'' Yolun yoktur insanoğlu! ''
Gibi nice korkunç sözlerden sonra, üzerini temizlemeyi kabul ettim. Heybemden mendilime uzandım.
'' Altlarımı da sil! ''
Tam altına inmiştim ki, bu hakikat ucubesi üzerime kapandı. Acı içinde çığrıştım.
'' Seni soyu sopu devrik nice alem fahişesi, seninle böyle mi anlaşmıştık!? ''
'' Şimdi sen yoluna, ben yoluma insanoğlu. '' dedi. '' Hadi var git artık. ''
Ondan bayağı sonra uzaklaşmışken, gözyaşlarım acımdan şıpır şıpır toprağa düşmekteydi. Ama bundan kötüsü, sözyaşlarım yüreğimi dağlıyordu. O vahşi yaratığa bir cevap verememiş olmam, yüreğimi burkuyordu.
Neden sonra, bu hakikat ucubesine iyi bir ders verebilirim dedim ve çantamdan uzunca tülbentimi çıkardım. Gittim bizim alem fahişesinin üzerine örtüverdim.
'' Neler oluyor! '' diye çığlık attı bizim ki. '' Işığımı kim kesti, ey seni gaddar oğlu gaddar insan, bu yaptığın sihrin adı nedir? ''
'' Bu bir sihir değil. '' dedim sakince. '' Şimdi arkadaşlarına seslenip bana yolumu da kaybettiremezsin! Bu tülbent sonsuza değin senin üzerini dağlayacak! ''
Korkunç ağlamalar başladı sonunda. Bu hakikat gudubesi fena ses yapıyordu.
O garip bitkilerin tümünden kurtulduktan sonra, tülbentin ucuna bağladığım ipimi uzunca bir süre çektim ve sonunda tülbentim ileriden gözüktü.
Güneş yarın o garip dikenlinin üzerine doğacak.
Güneş yarın benim de üzerime doğacak.
Ve güneş yarın sizin için de doğacak saygıdeğer okur. Bunu bilen çok az kişi var.
4. gün...
Bugün dedim ki kendi kendine, bir denize mi gireyim, ne. İster miyim yüzmek, yosun tarlalarının; çeşit dolusu balıkların arasında yüzmek?
Bir karar veremedim. Ve ben bir karar verememeyi hiç sevmem. Küçükken Mute Teyzenin kocası Yumi Bey demişti ki; en kötü karar bile kararmaktan iyidir. Ben kararmayı da pek sevmiyorum. Yani tamam, karaderililere bir garezim yok da, ne bileyim, benim hoşuma gitmiyor güneşte peril peril uyumak.
A dedim sonunda kendime. Ben bir karar üzerinde uzlaşmaya çalışıyordum ama acaba bu neydi. Bulamadım mı bir türlü. Neydi neydi derken karşıdan bir Musak geldi. Şimdi siz soracaksınız bir Musak ne? Bir Musak, değerli dostlarım, garip bir yaratıktır. Küçük ve şişko bir domuz gibi minicik ayakları vardır ama yere basmaz. Koca bir boğanın boynuzlarına sahip olsa da çiftelemez. Bir Musak dostlarım, en başta faydalı bir dosttur. Zira pek konuşkandır bu tarihin unuttuğu yaratıklar.
'' Sen ki gelir geçersin yolumun üzerinden, can tatlısı; gün balı Musak, ver benim soruma bir cevap. Ve et beni kendinden daha Musak! ''
Musak, ben böyle deyince bir keyiflendi ki sormayın. Şunun keyfine de bak hele, geldi iki yanağımdan şapır şupur ıslak ıslak öptü.
'' Ben istemem senin salyalarını tatlım Musak. Vereceksen ver, yoksa eyleme beni yolumdan ırak! ''
'' Tamam, tamam kızma. Senin sorunun cevabı benim bir uzvumda saklı seni gidi öpücük belası küçük insanoğlu. '' Kanatlarının altından siyah bir şişe çıkardı. '' Hah, iç bunu şimdi. ''
Tam elimi uzatıyordum ki, şakkadanak diye bir şey hatırladım. Yahu, sayın okuyan, yahu ben sorumu filan sormamıştım ki ona! Nereden bilecekti bir doktor, kendisine gelmeyen bir hastanın tedavisini.
'' Ne iş olacak bu, bilge Musak? '' dedim şaşkın ve arsız bir halde. '' Ortada bir soru yokken, sende cevabı hazırdır. Şimdi gökte tek bir yıldız zerresi yokken, sende beyaz diş çoktur. '' -Evet tam iki yüz kırk iki tane dişi olurdu Musakların.
'' Al.. Al... '' dedi öksürerek Musak. Bu hali tam bir büyükbaba tavrıydı. Onu kınamadan edemesem de, beni fazla konuşturmadan, '' Al, al.. ! '' dedi. '' Kafamın tasını daha fazla attırma! İç şunu dedim sana. ''
Halbusem bizim ailede karabiberli süt ve limonlu sade kahve dışında pek bir şey içen olmazdı. Reddettim şiddetle. Aile geleneklerimize uygun olmayacağını belirttim.
Ve..
Ve musak! Ve musak küfretti saygıdeğer küfürdinleyicileri. Bu aşağı soylu ırkı bitik yaratık; geldi bana küfretti. Ağzından bir geminin bataryasından fırlayıveren top tanesi gibi çıktı sözler ve bu aşağılık yaratık bana bir ağız dolusu sövdü.
'' .... .... ...... tamam mı? .... ..... .... yetti mi? ..... ..... ...... ''
Dalaştım onunla. Yer misin yemez misin diye bir giriştim ki sormayın. Amacım bir tarafını eline vermekti, eğer bana içirmek istediği şişe fırlayıp bir ağaca çarpmasa...
Ağaç uykuda olmasın mı uykucu okuyan. Bir uyandı bizimki. Ve, uyanık okuyan, o konuşmaya başlar başlamaz yuttum küçük dilimi.
Ağaç tam anlamıyla manyak çıktı ve benim düşüncelerimi saymaya başladı! Önce dedi ki, ben denize girse miymişim. Bak bak sen şuna, tam benim ağzımdı bunu konuşan. Ama ağaçtı işte. Ağaçtı sesleri çıkaran. Düşündü, düşündü; sonunda kavunlu bir kerata gibi yüzüme dikti gözlerini.
'' Sen miydin o? '' diye sorguladı beni. '' Sen miydin zihnini okuduğum? ''
'' Ne küfrediyorsun ya!? ''
'' Sen miydin dedim! '' Ağaç kızıyordu ama yok, yani neydi bu, daha fazla sövgü kaldıracak değildim. Gittim şişeyi ağacın dibinden aldım ve bir dikişte kafaladım. Ve kafasız okuyan, ağacın kafasına giriverdim! Onun düşünün ortasına düşüverdim!
'' Sorgulama beni, sorgulama beni diye canhıraşıyordu bir yandan - ben de mi böyle etmiştim acep? - Bir yandan da yakın geçmiş zaman üzerinde kafa yoruyordu ağaç. Çok yakın gibiydi bu ve oh, Tanrım, hatırladım. Bu ağacın son düşündükleri, oh olamaz, bu ağacın son düşündükleri iki yüz küsur sene önceydi, oh Tanrım.
O gün kaçamak yaptım oradan ve dedim kendi kendime. Kaç haydut, bırak denizi, kurtar paçayı.
Şimdi ne garip ama bir de ne işe yaramaz gün olduğunu, ancak anlayabiliyor kafam.
Ve uyuyacağım şimdi.
Hadi sen de uyu, seni değersiz ve uykucu okuyan.
5. gün
Bugün öğlene doğru güneşten kopup gelen arsız bir gün ışınının bela okumasıyla açtım gözümü, canım dünyama. Güzel hissediyordum ve açtım. Açar açmaz çantamı, baktım kalmamış içinde hiç sakız salamı. A olmaz dedim kendime, ne etmeli bunun üzerine.
Aç aç yola koyulmaya hiç içim elvermedi. Ben de dedim ki karnımı doyurayım. Ama nasıl, yoktu çantamda bir halt; karnıma yaraşır. Bekledim sabırlı okuyan, o kahpe güneş ışınları altında, benden gölgesini bile esirgeyen yaşlı ağacın kanatları altında bekledim. Biri gelip geçse de, beraber yemeklesek diye bekledim.
Yıldızlar kararırken bir Tanrıça geçmesin mi yolumdan! Hem de ne Tanrıça! Başında gümüş beyazı bir taç; omuzlarından sarkan ay grisi bir elbise. Bu, bu değerli okuyan, o güne değin gördüğüm en güzel Tanrıçaydı. Gerçi daha evvel bir Tanrıça filan görmüş de değildim ya...
'' Ne geçip gidersin bir bakış atmadan güzeller güzeli Tanrıça! '' diye seslendim ona. '' Bana başındaki taç, bense senin heybendekine muhtaç! Gel, eyleyelim birbirimizin gönlünü hoş; sonra sen var git yoluna, koş! ''
'' Nereden çıkardın bilmiyorum ama ben bir Tanrıça değilim. '' dedi arsız arsız gelirken yanıma. '' Heybemi seninle paylaşırım, ama korursan beni bir uykuluğuna. Saklarsan tükenmez sabrının altında! ''
Gözleri o denli ruhsuz bakıyordu bana, dedim, bu Tanrıçanın benim sabrıma ihtiyacı; benim bir ekmeğe ihtiyacımdan fazla. '' Gel hele sabrım altına Ruhsuz Tanrıça! Gel ki koruyayım seni cesurca! ''
'' İstemez cesurluğunu filan! '' demesin mi? Ne kızdı ama! '' Vereceğim sana istediğin kadar yiyecek, sense karşılığında başımda bekleyecek. Görürsen bu yana yaraşan biri, uyaracaksın hemen beni! ''
Açtım. Ne yapayım, ettim kabul. '' Toprak peyniri var mıdır heybende sevgili Tanrıça? Ya, güneş ekmeği ? Ay lokumu ? ''
Ne hikmet ki hepsi vardı. Hepsinden de ikişer parça verdi. Sonra beni tembih etti, en sonunda yorgun argın uyuklamaya gitti.
Tam yemeğime başlayacaktım ki, karabiber istemeyi unuttuğumu akıl ettim. Ama sonra ne düşündüm. Uyandırırsam ben bu dünyalar güzelini, okur kendi kadar güzel, canıma! Sessiz sessiz elimi attım heybesine. Olmazdı benden sessizi bu işler için ama ne olduysa çıktı bir gürültü namussuz heybeden!
Uyandı bizim gezegenler güzeli. '' Sen! '' dedi. '' Sen ne halt ettiğini! ''
Ayyh, şimdi uzun kuyruk bir midillim olsaydı da kaçabilseydim diye geçirdim içimden. Bu kadının gözlerinden ateşler fışkırıyordu zira. Öldürecek, daha kötüsü kesecekti beni!
Ve şaşırmaz okuyan, o an işittim uzun kuyruk midillinin tanıdık sesini ardımdan. Hemen gelivermiş, sanki göklerden bir Tanrı içimi okumuştu. Ben anlamadan ne olduğunu daha, midilli atıverdi beni sırtına.
'' Bırak! '' diye bağırdım elime yapışıvermiş olan heybeye, ama bu namussuz kere namussuz bırakmıyordu peşimi ve bir de elimi. '' Ya bırak, git hele asıl sahibine! ''
Bir ses yükselmesin mi yine bizim heybeden! '' Ben bana dokunanı tanırım sahip diye, ve sendin beni ayıran kendine ! ''
Uzun kuyruk midilli ben daha gitmesini arzu etmeden koyuldu yola. Aklımdan geçirdim o an, kendi parçalarım, onlar kalacak! Ve noldu biliyor musun, pek cahil okuyan, kendi parçalarım uzun kuyruk midillinin arkasına takılıverdi!
Arkamdan duyarken dünyalar güzelinin hıçkırıklarını, geçirdim aklımdan onun böyle üzgün olmamasını.
Ve ne olduğuna akıl erdiremezken ve bir de güneye seyrederken, işittim ardımdan dünyalar güzelinin kahkahalarını !
6. gün...
Çığlıklarla uyandırıldım çığlıklarla..:!
'' Heyoıoıoıo... '' diye uzayan giden bir kartal çığlığıydı bu. Bu şebelek, av bulmak bir yana, gökte gönlünce dans ediyor olmasın mı? Av bulacağım diye beni uyandırsa çok kızardım ya, dans etsin önemli değildi. Uyanırdım. Hepiniz uyanın.
Bu kartal gözden kaybolduğu sıra, ne hikmetse karnım aç değildi, napayım ya bugün dedim kendime. Bilirsiniz ben yürürken hep yürümem. Tamam İtalya'ya doğru -sahi İtalyaydı di mi?- tatlı bir yürüyüşe çıkmış olabilirim ama bu hep de yürümek zorunda olduğum anlamına gelmez. Felsefecilerin, bisikletçilerin ve çöp çatanların 'yolda olmak' deyimi beni fazla alakadar etmiyor. Kafam da pek almıyor zaten bunu, uzuun ömrümce kütüphaneler dolusu kitabı yalayıp yutmuşsam da, buna pek akıl fikir çatal erdirebilmiş değilimdir. Yani olmamalıyım da. Yolda olmakmış. Peh.
Kartal gitti bir ceylan geldi. Karnım aç değildi. Zorunda olduğum hiçbir şey yoktu. Ölmek kaygısı zamanımın değerini artırıyor değildi, zamanımın bir değeri de yoktu ya. Neydi, bir gün sayılı günlerim bitecek diye o sayılı günleri 'dolu dolu' geçirmeye niye çaba edecekmişim. Pyrrhonistim bir kere ben. O ne demekse.
Eh öğlene doğru güneş de yakıcı olmaya başlayınca, dedim bir nehir bulup yüzeyim. Görürsem balina izleyeyim. Duyarsam develeri dinleyeyim. Nehirde balina neyse de deve biraz ender bulunurdu. Bir kere, bu hayvanlar yüzmeyi seviyor değildi. Bir ikincisi develer hayatları boyunca pek ender bir nehirle karşılaşıyor olurdu. Şimdi durun da bir düşünün, ömrünüz boyunca mevsimden mevsime gördüğünüz ve her gördüğünüzde gayet uysal, gayet başı bağlı olan bir varlık, evet sudan bahsediyorum, amacı neyse kendine bir yatak bulmuş, canhıraş ve çığlık çığlığa akıyor olsun. Ne yani şimdi bu. Bir deve, en başta bir nehri tanımaz, yani onun sudan olduğunu bilmez. Bir deve, susuzluktan geberecek dahi olsa, Aman Allahım bu görülmüş şey midir, gidip de bir nehirden su içmez. İçiremezsiniz. Bu Tanrıların koyduğu bir kural olmasa gerek. Freud'un da koyduğu bir kural olmasa gerek. Belki Munch...
Tembelliğime iyilik sağlık, ben böyle aylak aylak yatarken bir de ne göreyim! Uzaktan kocaman dinazorlara binmiş üç başlı develer geliyor olmasın mı? Aman Allahım. Yattığım yerden doğrulmamla, bu da neyin nesi ya diye bağırdım. Tek kelimeyle, korkunçtu. Şimdi iki dakika düşünün, siz devesiniz; bir, dinazorların tepesinde ne işiniz var, iki bir deve niye bir dinazoru taşıt aracı olarak kullansın. Hele de bu dinazorlar açlıktan salya savaşları verirken...
Tabii daha ben ayaklanamadan o devasa ağaçların arasından koşup gelen o devasa dinazorlu develer yanı başıma geliverdi.
'' Siz ki şu armut sapı kadarlık ömrümde gördüğüm en garip ikinci şeylersiniz, söyleyin hele başımda dikilip ne edersiniz? ''
Dinazorlu develerden biri, ta küçük tepeciklerin birine kadar uzanıyordu boyu, öne çıktı ben konuşunca. '' Kim o ya? '' dedi hadsiz hadsiz. '' Kim o ya, kim konuşuyor böyle. Derhal karşıma çıksın! ''
Bunun üzerine aldığım taşı tuttuğum gibi başına çaldım koca yellozun. Hayvana bak, gelmiş rahatımı bozuyor, bir de yetinmeyip arsız arsız konuşuyordu. Hadsizler ordusunun arsız komutanı, şuna da bak hele!
'' Sus bakayım sen! '' diye haykırdım bizim arsız komutan attığım taşı serçe parmağıyla kovuştururken. '' Hem bilmezsin gün görgü, hem de beklersin yün örgü! Benden alacağın tek şey, seni gidi ne ettiğini bilmez devasa yaratık, bir avuç sövgü ! ''
Deve dinazorunu ayaklarım dibine çökertti. Kendisi de, Venüs de dahi hayret uyandıracak şekilde kayarak aşağı indi. Bu, en başta hiç cinsine layık olmayan bir deve olsa da, artık gözüme o kadar düşman canlısı görünüyor değildi.
'' Benim senden istediğim tek şey o. '' dedi usulca. '' Canını almak, erzağına konmak istemiyorum insanoğlu. Vereceğini ver gideyim... ''
'' Seni gidi sünepeler imparatoru. Seni topraklar reddi, göklerin tükürüğü; sen ki ne idüğü belirsiz garip bir bozuntuya uğramış kafasız çöl yaratığısın, kim devesin ki benden bir şey isteyesin. Var git yoluna, kılıcımın onuru bir yerine değmesin! ''
'' Bunu sen istedin. '' dedi klişeler artığı ve eliyle havadar bir işaret yaptı. Yani şimdi cidden bir duralım, yahu sen çöllerde tüm gün ot, diken; çer, çöp dilenen çirkin teneke, bir söyle bakalım ne oluyor bu işaretler. Kim deve oldun ki gelip benim önümde yıldızlaşmaya çabalıyorsun. '' Getirin kaşığı. ''
Aman Allahım bu tanrıparçacığı eksik yüreksiz ve bir o kadar da gaddar yaratıklar, bir kaşık karabiber neyin getirmesinler mi? Bir kaşık diyorum, bir kaşık karabiber. Yanında, Aman Allahım, bir koca denizanası bardağı dolusu süt, Aman allahım, gel de yürekten ölme!
'' Bırak onu, bırak yere! '' diye çığırdım. '' Alacağını al da haydi git yoluna. Çıkma bir daha, yoksa deşerim alnını, karşıma. '' Ben böyle düşününce elimde bir tornavida olsun diledim ve aklıma esti gürledi ki heybemde bir yıldız tornavida olacaktı. Yani o da ne alakaysa birden aklıma gelivermişti işte.
'' Git de heybeme bir bak bakalım. '' dedim. Bu deliler benden ne alacak bilmiyordum ancak bildiğim bir şey vardı ki, tornavidayı gördüklerinde, analarından doğduklarına pişman halde, gelip önümde diz çökeceklerdi. Yani ben bunu hayal ediyor ve istiyordum. '' Orada uzunca bir şey var, git getir bakayım bana onu. ''
Ve dediklerimin aynısının tıpkısı olmasın mı? Bu deyyusu gidikler bağıra bağıra, etekleri yana tutuşa bastı topuğu heybemi açınca. Yani neydi şimdi bu, tamam oturup üzerine kafa yoracak değildim de, niye bu kadar garipti bu akşamüstü ediciler. Bir gariptiler yani. Hem de bayağı bir gariptiler.
Onlar böyle uça kaça, ite kaka kaçınca naptım ben de. Aldım karabiberli sütümü, geride bıraktıkları vegan dinazorlar ile paylaşana kadar içtim. Bir de üstüne onlara bir şiir okudum. İncecik melankolisiydi yalnızlığının. Yani.
2. Gün...
Bir gün boyunca salına salına yürümenin keyifli bir yanı varsa, bu; size çok renkli düşüncelerin yoldaşlık edecek olmasıdır. Hele de eğer benim ki gibi harika manzaraların arasından geçip gidiyorsanız: Değilmesin keyfinize!
Bugün, yani yolculuğumun ilkten sonra ki ilk günü; başıma size şimdi bahsedeceğim bin bir türlü olay geldi. Sabah, dikenli çalıların arasında; üstüm başım hep yıldız tozuna bulanmış halde uyandım ve de kirlilikten pek hoşlanmadığımdan olacak, hemen en yakın bataklıkta yıkanma kararı aldım.
Ne var ki, içinde bulunduğum ovada değil bataklığa rastlamak, renkli bir okyanus dahi göremiyordum. Burası tamamiyle kuru çalılar ile kaplanmıştı ve bu zaruri ottan bir süre sonra bıkkınlık duyumsadım. Ben de oldu olacak bölgenin yerlilerinden yardım alayım dedim.
Neyse ki bu kez şansım yaver gitti ve az ötede acı içinde ağlaşan dört tane zürafa gördüm. Onların bu eşsiz acılarının sebebini anlamak için de hemen koşarak yanlarına gittim.
'' Ne o canım dostlarım, sizi bu masmavi göğün altında bu kadar çok üzen ne olacak?''
Bu zürafalardan birisi öyle çok ağlıyordu ki, acaba onun gözyaşlarında yıkanabilir miyim diye düşünmedim değil. '' Bize bir acı geldi ki hiç sorma insanoğlu. '' diyebildi sonunda içlerinden biri.
'' Boy sizde, mantık bende. '' dedim. '' Siz anlatacaksınız ki, bende size yardımcı olabileyim. ''
Bu laflarımı duyunca, neden olacak, zürafalar kendilerini yerden yere vurmaya, çığlıklar atmaya başladılar. Bu şiddetli eylem yaklaşık çeyrek saat sürdü. Bir süre sonra sustuklarında, ortalık yağmur yağmış gibi sırıl sıklam olmuştu.
'' Aa siz nice hayvanlarsınız ki boyunuz ta arşa değsin, hiç yakışır mı size böyle hüzünlü göz yaşları?''
Tanrım. Bu sözleri söyledikten sonra bizimkiler öncekinden de deli oldular. Deminkinden bin kat beter halde, sanki koca gezegeni yörüngesinden etmek ister gibi yeri dövmeye başladılar.
'' Neden olacak, diğer zürafalar içinde o kadar kısayız ki, bizle gidip basketbol oynayın diye alay ediyorlar. '' Acı çığırışlarından, sözcükleri pek zor seçilebiliyordu. '' Sen de gelmiş yaramıza tuz basıyorsun, senin hiç acıman yok mu, gaddar insanoğlu!? ''
O böyle deyince utandım tabii. Aslında hiç gaddarlık gibi bir hevesim yoktu, tam tersine onlara yardım edebilir miyim diye düşünüyordum.
'' Gelin beraber öğle yemeği yiyelim ha, bu belki size acınızı unutturur. ''
Önce hiç beni duymamış gibi dövünmeye devam etseler de, sonradan ben yiyecekleri ortaya döktükçe birer birer susup; yanıma aktılar.
'' Heybende ne var, gaddar oğlu gaddar? '' dedi biri.
Eh, ben oyun oynanacak biri değildim elbet.
'' Karabiberli süt var, ama sizin için içine biraz da havuç koyarım, bakarsınız bu kısacık boyunuzu uzatır! ''
Tabii ben bunu söyledikten sonra ortamı bir görmeliydiniz. Yeryüzü yeryüzü olalı böyle göz yaşı görmemiştir. Elbette bana atfettikleri şu gaddarlıktan olacak, dayanamadım ve onların göz yaşında bir güzel yıkandım. Öyle temiz olmuştum ki...
'' Kendinize iyi bakın nankörler! '' diye bağırdım giderken. '' Ben gaddar olabilirim ama sizler de nankörsünüz! ''
Bardağımda ki karabiberli süt neredeyse bitiyor. Birazdan soyunup, kazdığım çukurda ki geçici yatağıma gireceğim, tahmin ediyorum bunu okuduğunuz o masum dakikalarda siz de iyi bir uyku diliyorsunuz. Hepinize mutlu geceler.
3. Gün...
Bugün sabah uyandığımda havada garip çeşitlere bürünmüş çokça bulutla karşılaştım. Onların seyrine uzun süre doyamadım, öyle ki, bulutların o şinasi sihrinden kurtulup kendime gelebildiğimde; güneş neredeyse bir dağın ardına yitip gidecekti.
Bu müthiş seyri zevkin üzerine, çok dalgın bir ruh haliyle yürümeye başladım. Öğleden beri bir şeyler yemediğimden olacak, akşamsütü'nü akşamüstü içsem mi dedim kendi kendime ve bin yıllık bir aile geleneğini bozarak, akşamsütümü akşamüstü içtim.
İsterseniz, size biraz da bugün karşılaştığım nice manzaralardan haber ileteyim. Burası, şimdi gecenin zifiri karanlığında pek belli olmasa da, kızıl bir toprağın tüm yeryüzüne hakim olduğu, devasa ağaçları andıran yüzlerce küçük, dik yamacın ve dikenli çeşit çeşit garip otun bulunduğu; ıssız ve kurak bir vadi.
Bu dikenli otlardan pek çektim bugün. Önce dedim ki acaba bu otları yiyebilir miyim?
'' Bu yakıcı güneş sana çok eziyet ediyor olacak, kabarık ve koyu bir bulut dilerim sana; dikenli ağaç. ''
Garip bitki önce bana cevap vermedi. Sanırım yabancılarla konuşulmasına izin verilmeyen küçük bir çocuk bitkiydi henüz, zira bunun boyu benden bile kısaydı. Ama neden sonra, dili bir açıldı ki, hiç sormayın gitsin...
'' Ben bir ağaç değilim ve hüzün beyazlığını da hiç istemem. Olsun ki şu güneş gibi gökte bir pare, bizim gibi nice yalnız kendine bir yoldaş bulsun! ''
'' Sen yağmurun güzelliğini hiç tatmamışsın alacam, derim ki sana; bir görsen şefkatini gökten inen suyun, kalbin nice kabarır huzurdan; bir tatsan ki tertemiz suyun tadını, ağzın ne şenlenir bu mazlumun çokluğundan. ''
'' Eh, bu kadar hoş sohbet yeter insanoğlu. Ne diler, ne beklersin benden? ''
'' Bana verecek temiz bir meyven dilerim, '' dedim. '' Bir de dikenlisinden bir öğüt ve sabırlısından bir öykü. ''
'' Benim meyvem sana yaramaz kor yürekli insanoğlu. '' dedi. '' Benim öğüdüm seni öğütmez; benim öyküm seni diriltmez. ''
Bu kadar yüksekten görmek yeterdi. Ona hakikatli bir ders vermenin zamanı geldi diye düşündüm.
'' Benim iki bacağım var bunlarla dünyanın dört bir yanını gezerim, köksüz zerzabat! '' diye kızdım. '' Senin ise burada tüm gün güneşe avanaklık etmekten başka bir avaren yok! ''
'' Çok aptalsın insanoğlu. '' Kıs kıs güldü.
'' Çok yalnızsın şapsal! '' Deli ediyordu beni. Heybemden sulandırılmış kivimi çıkardım ve üstüne boca ediverdim.
'' Aa .. '' diye bağırdı. '' Benden hemen af dileyip üzerimi temizlemezsen, sana öyle bir acı yaşatırım ki..! ''
'' Senin bana yaşatabileceğin acı, en fazla rüzgarımı kesmen olur gudubet! Onu yapacak heybette yok sende!''
'' Böyle mi sanırsın? ''
'' Evet böyle sanırım. ''
'' Burada benden nicesi var bilir misin? '' Kendine güveni yerine gelmişti meydubenin. '' Sana yolunu bir kaybettirirsem, kendini ne ala sanırsın ha? ''
Bu sözlerinden öyle korktum ki! Derhal af dilemeye yanaştım. Ancak üstüne bir de üstünü temizlememi istiyordu. Ve, açıkçası bu beni berbat korkutuyordu.
'' Üstümü temizlemezsen olmaz. ''
'' Yok kabul edemem! ''
'' Yolun yoktur insanoğlu! ''
Gibi nice korkunç sözlerden sonra, üzerini temizlemeyi kabul ettim. Heybemden mendilime uzandım.
'' Altlarımı da sil! ''
Tam altına inmiştim ki, bu hakikat ucubesi üzerime kapandı. Acı içinde çığrıştım.
'' Seni soyu sopu devrik nice alem fahişesi, seninle böyle mi anlaşmıştık!? ''
'' Şimdi sen yoluna, ben yoluma insanoğlu. '' dedi. '' Hadi var git artık. ''
Ondan bayağı sonra uzaklaşmışken, gözyaşlarım acımdan şıpır şıpır toprağa düşmekteydi. Ama bundan kötüsü, sözyaşlarım yüreğimi dağlıyordu. O vahşi yaratığa bir cevap verememiş olmam, yüreğimi burkuyordu.
Neden sonra, bu hakikat ucubesine iyi bir ders verebilirim dedim ve çantamdan uzunca tülbentimi çıkardım. Gittim bizim alem fahişesinin üzerine örtüverdim.
'' Neler oluyor! '' diye çığlık attı bizim ki. '' Işığımı kim kesti, ey seni gaddar oğlu gaddar insan, bu yaptığın sihrin adı nedir? ''
'' Bu bir sihir değil. '' dedim sakince. '' Şimdi arkadaşlarına seslenip bana yolumu da kaybettiremezsin! Bu tülbent sonsuza değin senin üzerini dağlayacak! ''
Korkunç ağlamalar başladı sonunda. Bu hakikat gudubesi fena ses yapıyordu.
O garip bitkilerin tümünden kurtulduktan sonra, tülbentin ucuna bağladığım ipimi uzunca bir süre çektim ve sonunda tülbentim ileriden gözüktü.
Güneş yarın o garip dikenlinin üzerine doğacak.
Güneş yarın benim de üzerime doğacak.
Ve güneş yarın sizin için de doğacak saygıdeğer okur. Bunu bilen çok az kişi var.
4. gün...
Bugün dedim ki kendi kendine, bir denize mi gireyim, ne. İster miyim yüzmek, yosun tarlalarının; çeşit dolusu balıkların arasında yüzmek?
Bir karar veremedim. Ve ben bir karar verememeyi hiç sevmem. Küçükken Mute Teyzenin kocası Yumi Bey demişti ki; en kötü karar bile kararmaktan iyidir. Ben kararmayı da pek sevmiyorum. Yani tamam, karaderililere bir garezim yok da, ne bileyim, benim hoşuma gitmiyor güneşte peril peril uyumak.
A dedim sonunda kendime. Ben bir karar üzerinde uzlaşmaya çalışıyordum ama acaba bu neydi. Bulamadım mı bir türlü. Neydi neydi derken karşıdan bir Musak geldi. Şimdi siz soracaksınız bir Musak ne? Bir Musak, değerli dostlarım, garip bir yaratıktır. Küçük ve şişko bir domuz gibi minicik ayakları vardır ama yere basmaz. Koca bir boğanın boynuzlarına sahip olsa da çiftelemez. Bir Musak dostlarım, en başta faydalı bir dosttur. Zira pek konuşkandır bu tarihin unuttuğu yaratıklar.
'' Sen ki gelir geçersin yolumun üzerinden, can tatlısı; gün balı Musak, ver benim soruma bir cevap. Ve et beni kendinden daha Musak! ''
Musak, ben böyle deyince bir keyiflendi ki sormayın. Şunun keyfine de bak hele, geldi iki yanağımdan şapır şupur ıslak ıslak öptü.
'' Ben istemem senin salyalarını tatlım Musak. Vereceksen ver, yoksa eyleme beni yolumdan ırak! ''
'' Tamam, tamam kızma. Senin sorunun cevabı benim bir uzvumda saklı seni gidi öpücük belası küçük insanoğlu. '' Kanatlarının altından siyah bir şişe çıkardı. '' Hah, iç bunu şimdi. ''
Tam elimi uzatıyordum ki, şakkadanak diye bir şey hatırladım. Yahu, sayın okuyan, yahu ben sorumu filan sormamıştım ki ona! Nereden bilecekti bir doktor, kendisine gelmeyen bir hastanın tedavisini.
'' Ne iş olacak bu, bilge Musak? '' dedim şaşkın ve arsız bir halde. '' Ortada bir soru yokken, sende cevabı hazırdır. Şimdi gökte tek bir yıldız zerresi yokken, sende beyaz diş çoktur. '' -Evet tam iki yüz kırk iki tane dişi olurdu Musakların.
'' Al.. Al... '' dedi öksürerek Musak. Bu hali tam bir büyükbaba tavrıydı. Onu kınamadan edemesem de, beni fazla konuşturmadan, '' Al, al.. ! '' dedi. '' Kafamın tasını daha fazla attırma! İç şunu dedim sana. ''
Halbusem bizim ailede karabiberli süt ve limonlu sade kahve dışında pek bir şey içen olmazdı. Reddettim şiddetle. Aile geleneklerimize uygun olmayacağını belirttim.
Ve..
Ve musak! Ve musak küfretti saygıdeğer küfürdinleyicileri. Bu aşağı soylu ırkı bitik yaratık; geldi bana küfretti. Ağzından bir geminin bataryasından fırlayıveren top tanesi gibi çıktı sözler ve bu aşağılık yaratık bana bir ağız dolusu sövdü.
'' .... .... ...... tamam mı? .... ..... .... yetti mi? ..... ..... ...... ''
Dalaştım onunla. Yer misin yemez misin diye bir giriştim ki sormayın. Amacım bir tarafını eline vermekti, eğer bana içirmek istediği şişe fırlayıp bir ağaca çarpmasa...
Ağaç uykuda olmasın mı uykucu okuyan. Bir uyandı bizimki. Ve, uyanık okuyan, o konuşmaya başlar başlamaz yuttum küçük dilimi.
Ağaç tam anlamıyla manyak çıktı ve benim düşüncelerimi saymaya başladı! Önce dedi ki, ben denize girse miymişim. Bak bak sen şuna, tam benim ağzımdı bunu konuşan. Ama ağaçtı işte. Ağaçtı sesleri çıkaran. Düşündü, düşündü; sonunda kavunlu bir kerata gibi yüzüme dikti gözlerini.
'' Sen miydin o? '' diye sorguladı beni. '' Sen miydin zihnini okuduğum? ''
'' Ne küfrediyorsun ya!? ''
'' Sen miydin dedim! '' Ağaç kızıyordu ama yok, yani neydi bu, daha fazla sövgü kaldıracak değildim. Gittim şişeyi ağacın dibinden aldım ve bir dikişte kafaladım. Ve kafasız okuyan, ağacın kafasına giriverdim! Onun düşünün ortasına düşüverdim!
'' Sorgulama beni, sorgulama beni diye canhıraşıyordu bir yandan - ben de mi böyle etmiştim acep? - Bir yandan da yakın geçmiş zaman üzerinde kafa yoruyordu ağaç. Çok yakın gibiydi bu ve oh, Tanrım, hatırladım. Bu ağacın son düşündükleri, oh olamaz, bu ağacın son düşündükleri iki yüz küsur sene önceydi, oh Tanrım.
O gün kaçamak yaptım oradan ve dedim kendi kendime. Kaç haydut, bırak denizi, kurtar paçayı.
Şimdi ne garip ama bir de ne işe yaramaz gün olduğunu, ancak anlayabiliyor kafam.
Ve uyuyacağım şimdi.
Hadi sen de uyu, seni değersiz ve uykucu okuyan.
5. gün
Bugün öğlene doğru güneşten kopup gelen arsız bir gün ışınının bela okumasıyla açtım gözümü, canım dünyama. Güzel hissediyordum ve açtım. Açar açmaz çantamı, baktım kalmamış içinde hiç sakız salamı. A olmaz dedim kendime, ne etmeli bunun üzerine.
Aç aç yola koyulmaya hiç içim elvermedi. Ben de dedim ki karnımı doyurayım. Ama nasıl, yoktu çantamda bir halt; karnıma yaraşır. Bekledim sabırlı okuyan, o kahpe güneş ışınları altında, benden gölgesini bile esirgeyen yaşlı ağacın kanatları altında bekledim. Biri gelip geçse de, beraber yemeklesek diye bekledim.
Yıldızlar kararırken bir Tanrıça geçmesin mi yolumdan! Hem de ne Tanrıça! Başında gümüş beyazı bir taç; omuzlarından sarkan ay grisi bir elbise. Bu, bu değerli okuyan, o güne değin gördüğüm en güzel Tanrıçaydı. Gerçi daha evvel bir Tanrıça filan görmüş de değildim ya...
'' Ne geçip gidersin bir bakış atmadan güzeller güzeli Tanrıça! '' diye seslendim ona. '' Bana başındaki taç, bense senin heybendekine muhtaç! Gel, eyleyelim birbirimizin gönlünü hoş; sonra sen var git yoluna, koş! ''
'' Nereden çıkardın bilmiyorum ama ben bir Tanrıça değilim. '' dedi arsız arsız gelirken yanıma. '' Heybemi seninle paylaşırım, ama korursan beni bir uykuluğuna. Saklarsan tükenmez sabrının altında! ''
Gözleri o denli ruhsuz bakıyordu bana, dedim, bu Tanrıçanın benim sabrıma ihtiyacı; benim bir ekmeğe ihtiyacımdan fazla. '' Gel hele sabrım altına Ruhsuz Tanrıça! Gel ki koruyayım seni cesurca! ''
'' İstemez cesurluğunu filan! '' demesin mi? Ne kızdı ama! '' Vereceğim sana istediğin kadar yiyecek, sense karşılığında başımda bekleyecek. Görürsen bu yana yaraşan biri, uyaracaksın hemen beni! ''
Açtım. Ne yapayım, ettim kabul. '' Toprak peyniri var mıdır heybende sevgili Tanrıça? Ya, güneş ekmeği ? Ay lokumu ? ''
Ne hikmet ki hepsi vardı. Hepsinden de ikişer parça verdi. Sonra beni tembih etti, en sonunda yorgun argın uyuklamaya gitti.
Tam yemeğime başlayacaktım ki, karabiber istemeyi unuttuğumu akıl ettim. Ama sonra ne düşündüm. Uyandırırsam ben bu dünyalar güzelini, okur kendi kadar güzel, canıma! Sessiz sessiz elimi attım heybesine. Olmazdı benden sessizi bu işler için ama ne olduysa çıktı bir gürültü namussuz heybeden!
Uyandı bizim gezegenler güzeli. '' Sen! '' dedi. '' Sen ne halt ettiğini! ''
Ayyh, şimdi uzun kuyruk bir midillim olsaydı da kaçabilseydim diye geçirdim içimden. Bu kadının gözlerinden ateşler fışkırıyordu zira. Öldürecek, daha kötüsü kesecekti beni!
Ve şaşırmaz okuyan, o an işittim uzun kuyruk midillinin tanıdık sesini ardımdan. Hemen gelivermiş, sanki göklerden bir Tanrı içimi okumuştu. Ben anlamadan ne olduğunu daha, midilli atıverdi beni sırtına.
'' Bırak! '' diye bağırdım elime yapışıvermiş olan heybeye, ama bu namussuz kere namussuz bırakmıyordu peşimi ve bir de elimi. '' Ya bırak, git hele asıl sahibine! ''
Bir ses yükselmesin mi yine bizim heybeden! '' Ben bana dokunanı tanırım sahip diye, ve sendin beni ayıran kendine ! ''
Uzun kuyruk midilli ben daha gitmesini arzu etmeden koyuldu yola. Aklımdan geçirdim o an, kendi parçalarım, onlar kalacak! Ve noldu biliyor musun, pek cahil okuyan, kendi parçalarım uzun kuyruk midillinin arkasına takılıverdi!
Arkamdan duyarken dünyalar güzelinin hıçkırıklarını, geçirdim aklımdan onun böyle üzgün olmamasını.
Ve ne olduğuna akıl erdiremezken ve bir de güneye seyrederken, işittim ardımdan dünyalar güzelinin kahkahalarını !
6. gün...
Çığlıklarla uyandırıldım çığlıklarla..:!
'' Heyoıoıoıo... '' diye uzayan giden bir kartal çığlığıydı bu. Bu şebelek, av bulmak bir yana, gökte gönlünce dans ediyor olmasın mı? Av bulacağım diye beni uyandırsa çok kızardım ya, dans etsin önemli değildi. Uyanırdım. Hepiniz uyanın.
Bu kartal gözden kaybolduğu sıra, ne hikmetse karnım aç değildi, napayım ya bugün dedim kendime. Bilirsiniz ben yürürken hep yürümem. Tamam İtalya'ya doğru -sahi İtalyaydı di mi?- tatlı bir yürüyüşe çıkmış olabilirim ama bu hep de yürümek zorunda olduğum anlamına gelmez. Felsefecilerin, bisikletçilerin ve çöp çatanların 'yolda olmak' deyimi beni fazla alakadar etmiyor. Kafam da pek almıyor zaten bunu, uzuun ömrümce kütüphaneler dolusu kitabı yalayıp yutmuşsam da, buna pek akıl fikir çatal erdirebilmiş değilimdir. Yani olmamalıyım da. Yolda olmakmış. Peh.
Kartal gitti bir ceylan geldi. Karnım aç değildi. Zorunda olduğum hiçbir şey yoktu. Ölmek kaygısı zamanımın değerini artırıyor değildi, zamanımın bir değeri de yoktu ya. Neydi, bir gün sayılı günlerim bitecek diye o sayılı günleri 'dolu dolu' geçirmeye niye çaba edecekmişim. Pyrrhonistim bir kere ben. O ne demekse.
Eh öğlene doğru güneş de yakıcı olmaya başlayınca, dedim bir nehir bulup yüzeyim. Görürsem balina izleyeyim. Duyarsam develeri dinleyeyim. Nehirde balina neyse de deve biraz ender bulunurdu. Bir kere, bu hayvanlar yüzmeyi seviyor değildi. Bir ikincisi develer hayatları boyunca pek ender bir nehirle karşılaşıyor olurdu. Şimdi durun da bir düşünün, ömrünüz boyunca mevsimden mevsime gördüğünüz ve her gördüğünüzde gayet uysal, gayet başı bağlı olan bir varlık, evet sudan bahsediyorum, amacı neyse kendine bir yatak bulmuş, canhıraş ve çığlık çığlığa akıyor olsun. Ne yani şimdi bu. Bir deve, en başta bir nehri tanımaz, yani onun sudan olduğunu bilmez. Bir deve, susuzluktan geberecek dahi olsa, Aman Allahım bu görülmüş şey midir, gidip de bir nehirden su içmez. İçiremezsiniz. Bu Tanrıların koyduğu bir kural olmasa gerek. Freud'un da koyduğu bir kural olmasa gerek. Belki Munch...
Tembelliğime iyilik sağlık, ben böyle aylak aylak yatarken bir de ne göreyim! Uzaktan kocaman dinazorlara binmiş üç başlı develer geliyor olmasın mı? Aman Allahım. Yattığım yerden doğrulmamla, bu da neyin nesi ya diye bağırdım. Tek kelimeyle, korkunçtu. Şimdi iki dakika düşünün, siz devesiniz; bir, dinazorların tepesinde ne işiniz var, iki bir deve niye bir dinazoru taşıt aracı olarak kullansın. Hele de bu dinazorlar açlıktan salya savaşları verirken...
Tabii daha ben ayaklanamadan o devasa ağaçların arasından koşup gelen o devasa dinazorlu develer yanı başıma geliverdi.
'' Siz ki şu armut sapı kadarlık ömrümde gördüğüm en garip ikinci şeylersiniz, söyleyin hele başımda dikilip ne edersiniz? ''
Dinazorlu develerden biri, ta küçük tepeciklerin birine kadar uzanıyordu boyu, öne çıktı ben konuşunca. '' Kim o ya? '' dedi hadsiz hadsiz. '' Kim o ya, kim konuşuyor böyle. Derhal karşıma çıksın! ''
Bunun üzerine aldığım taşı tuttuğum gibi başına çaldım koca yellozun. Hayvana bak, gelmiş rahatımı bozuyor, bir de yetinmeyip arsız arsız konuşuyordu. Hadsizler ordusunun arsız komutanı, şuna da bak hele!
'' Sus bakayım sen! '' diye haykırdım bizim arsız komutan attığım taşı serçe parmağıyla kovuştururken. '' Hem bilmezsin gün görgü, hem de beklersin yün örgü! Benden alacağın tek şey, seni gidi ne ettiğini bilmez devasa yaratık, bir avuç sövgü ! ''
Deve dinazorunu ayaklarım dibine çökertti. Kendisi de, Venüs de dahi hayret uyandıracak şekilde kayarak aşağı indi. Bu, en başta hiç cinsine layık olmayan bir deve olsa da, artık gözüme o kadar düşman canlısı görünüyor değildi.
'' Benim senden istediğim tek şey o. '' dedi usulca. '' Canını almak, erzağına konmak istemiyorum insanoğlu. Vereceğini ver gideyim... ''
'' Seni gidi sünepeler imparatoru. Seni topraklar reddi, göklerin tükürüğü; sen ki ne idüğü belirsiz garip bir bozuntuya uğramış kafasız çöl yaratığısın, kim devesin ki benden bir şey isteyesin. Var git yoluna, kılıcımın onuru bir yerine değmesin! ''
'' Bunu sen istedin. '' dedi klişeler artığı ve eliyle havadar bir işaret yaptı. Yani şimdi cidden bir duralım, yahu sen çöllerde tüm gün ot, diken; çer, çöp dilenen çirkin teneke, bir söyle bakalım ne oluyor bu işaretler. Kim deve oldun ki gelip benim önümde yıldızlaşmaya çabalıyorsun. '' Getirin kaşığı. ''
Aman Allahım bu tanrıparçacığı eksik yüreksiz ve bir o kadar da gaddar yaratıklar, bir kaşık karabiber neyin getirmesinler mi? Bir kaşık diyorum, bir kaşık karabiber. Yanında, Aman Allahım, bir koca denizanası bardağı dolusu süt, Aman allahım, gel de yürekten ölme!
'' Bırak onu, bırak yere! '' diye çığırdım. '' Alacağını al da haydi git yoluna. Çıkma bir daha, yoksa deşerim alnını, karşıma. '' Ben böyle düşününce elimde bir tornavida olsun diledim ve aklıma esti gürledi ki heybemde bir yıldız tornavida olacaktı. Yani o da ne alakaysa birden aklıma gelivermişti işte.
'' Git de heybeme bir bak bakalım. '' dedim. Bu deliler benden ne alacak bilmiyordum ancak bildiğim bir şey vardı ki, tornavidayı gördüklerinde, analarından doğduklarına pişman halde, gelip önümde diz çökeceklerdi. Yani ben bunu hayal ediyor ve istiyordum. '' Orada uzunca bir şey var, git getir bakayım bana onu. ''
Ve dediklerimin aynısının tıpkısı olmasın mı? Bu deyyusu gidikler bağıra bağıra, etekleri yana tutuşa bastı topuğu heybemi açınca. Yani neydi şimdi bu, tamam oturup üzerine kafa yoracak değildim de, niye bu kadar garipti bu akşamüstü ediciler. Bir gariptiler yani. Hem de bayağı bir gariptiler.
Onlar böyle uça kaça, ite kaka kaçınca naptım ben de. Aldım karabiberli sütümü, geride bıraktıkları vegan dinazorlar ile paylaşana kadar içtim. Bir de üstüne onlara bir şiir okudum. İncecik melankolisiydi yalnızlığının. Yani.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder