?

?

2 Şubat 2016 Salı

savaşın tecavüz ettiği hastane yatağı.

Donmuş toprak, donmuş hava, donmuş ruh.
Her şey donmuş, yahut donmak üzere. Görüntüye boğuk bir koyu hakim. Korku mavisi ve deli moru arası bir renk kaplamış göğü. Aslına bakarsanız, buna renk dahi denemez. Olsa olsa bir takım nesnelerin üzerine çökmüş kabus'tur bu. Yahut varlığını unutmuş bulutların şah damarına en keskin bıçağını dayamış bir katil. Yok eden. En basit tabirle, bir Tanrı.

Atılan her adım, bir kaos. Atılan her adım yüzyıllardır uyumakta olan milyonlarca toz zerreciğini naifçe havalandırıyor.  Naifçe, çünkü bunun aksi mümkün değil. Naifçe, çünkü her şeyin donmuş, her varlığın sıfıra yakın olduğu bir ortamda, her eyleme biraz naiflik hakim.  

Sonunda, ayaklar baştan beri yarattığı kaosa alışıyor. Her kaos getirenin olması gerektiği gibi. Uysallaşıyor. Hiddetini yitirip, yaptığının sıradan bir iş olduğunun farkına varıyor. Doğrusunu isterseniz, bir süre sonra ' Kaos ' bile sıradanlaşıyor.

Sonunda, buzdan soğuk beton. Her yeri kaplamış olan beton. Ayaklarınızın altı, sağ ve sol yanınız, başınızın üstü. Her yanınız beton. Buzdan soğuk, yazdan çıplak olan beton.

Bir ürperti. Eski bir hatıranın mirası gibi, ancak değil. Sanki çok tanıdık, çok bilindik; ama değil. Belki de çok eskiden.. Yok, değil. 

Zira burada eskiden bir şey yok. Eski buraya uzak. Eski burada yalnız, güçsüz ve vakur. O  yüzden, seneler olmuş buradan göçüp gideli eski. Korkak ayaklarınızın yarattığı kaosta uçuşan toz zerreciklerinden bile kaçıp gitmiş.

Bir ürperti. Yepyeni, taptaze bir ürperti. İçinizde bahar yelleri estirdiğini sandığınız türden. Güneş batarken dağın, denizin ardından yükselen turuncu renginde. Size sarılmak isteyen bir kutup ayısı yavrusuna olduğunuz kadar yabancısınız ona. Bir o kadar da esirsiniz, onun affına.          

Eskiden bebeklerin ilk çığlıkları, ilk ağlamaları, acıyla ilk tanışmalarının doldurduğu odalar, artık boş. Savaş grisi kadar renksiz. Bir sonbahar uykusu kadar cansız. Sonsuz adım atsanız dahi; bu boşluktan, bu griden, bu uykudan kaçıp kurtulmanın bir yolu yok! Savaş. 
Savaş ayağınıza vurulmuş bir pranga!

Ama. Ve. Ancak.
İşte, evet işte! O an görüyorsunuz onu. Burada eski kadar yalnız. Siz kadar tutsak. Hayır, bu o ürpertilerden biri değil. O eskilerden biri, o kaosun artıklarından biri hiç değil. Yalnızca. Yalnızca, çok az bir bağ kalmış aranızda. Üfleseniz kopacak. Ama üflemez, üfleyemezsiniz; değil mi?

Bembeyaz. İki misli yaşında ki adama verdiğiniz kızın üstüne geçirdiğiniz kadar beyaz. Hayır, kar beyazı sanmayın bunu! Bu, sizin tüm kötülükleriniz kadar beyaz! Kömür kadar, beyaz.

Tanıyorsunuz onu. Üzerinden nice bedenin eriyip gittiği bir hastane yatağı. Buraya eski kadar uzak, siz kadar bağlı olanından. Son cumartesi günü, 'onun' yitip gitmesini izlerken, göz yaşınızın konduğu. Bulutların ardından hayıflanarak batan cumartesi güneşinin, yapayalnız ve bembeyaz ışıklarının dokunduğu;
sizin savaşın,
tecavüz ettiği,
bir hastane yatağı o.

2 yorum: